5 Mayıs 2016 Perşembe

Bobby Dixon Özel



Euroleague'deki ikinci sezonun ve Final Four'dasın. Nasıl bir duygu?
Gerçek dışı. Bu sezon Fenerbahçe'nin bir parçası olduğum için çok heyecanlıyım. Harika bir takımımız var. Harika bir antrenörümüz var. Bu sezon her şey iyi gitti...

Koç Zeljko Obradoviç'le, senin bir savunmacıya dönüşmeni konuşuyorduk. Bu nasıl oldu? Seni Karşıyaka'dan ve önceki takımlarından biliyoruz. Sen bir savunmacıdan çok hücumcu olarak biliniyordun ve bu şekilde şampiyonluklar yaşadın. Ve Real Madrid serisinde senin çok iyi bir topa baskı yapan savunmacı olduğunu gördük. Bu nasıl oldu?
Kendimle ilgili şunu söyleyebilirim. Sürekli kendi kendime meydan okumayı seviyorum. Ben her zaman savunma yapabilirdim. Fakat yer aldığım takımların çoğu benim sayı atmamı, hücumu düşünmemi istiyorlardı. Burada harika bir takımımız var. Birçok skorere sahibiz. Ben de kendi kendime "Maça etki etmek için ne yapabilirim?" diye sordum ve seri boyunca tüm enerjimi savunmaya verdim. Real Madrid'in iki harika guard'ını tutmaya çalıştım. Ve işe yaradı.

Sezon içindeki tek bir andan bahsedeceğim. Sen bir top için kendini yere attın ve koç Zeljko Obradoviç gelip sana sarıldı. O neydi?
Khimki'yle oynuyorduk ve onların da Tyrese Rice gibi muazzam bir oyun kurucuları vardı. İyi oyun kuruculara karşı oynadığımda baskı yapmaya ve oyuna o şekilde etki etmeye çalışıyorum. O pozisyonda topu çaldım ve o sayede smaç vurduk. Koç bunu çok sevdi. Geldi ve tutkusunu gösterdi.

Koçla aranızda ilginç bir ilişki var diyebilir miyiz? Dışarıdan bir aile gibi görünüyorsunuz. Bazen sana bağırıyor, bazen gelip sarılıyor. Aile gibisiniz, değil mi?
Koçun çok tutkulu birisi olduğunu anlıyorum. Eğer yanlış bir şey yaptıysanız, o sizi haberdar edecektir. Ben de bir oyuncu olarak bunu da anlıyorum ve nasıl cevap vereceğimi de biliyorum. Benim için herhangi bir sorun yok, seviyorum.

Sen birçok açıdan ilham verici bir insansın. O noktalardan birisi de boyunun uzunluğu. Euroleague Final Four'unda oynayan çok fazla 1.78'lik oyuncu görmüyoruz. Bununla ilgili nasıl hissediyorsun? Boyunun uzunluğuyla ilgili konuşmak istiyorum ve basketbol oynamak isteyen kısa çocuklara ne gibi bir mesajın olur?
Öncelikle bu koca adamların oyununda kısa boylu olmanın bir dezavantaj olduğunu kabul etmelisiniz. Her şeyden önce, benim çok büyük bir yüreğim var. Bazı günler kazanmak için ölmeye hazır hissediyorum. Kazanmayı o kadar çok istiyorum. Boyumu bir dezavantaj olarak değil, bazen avantaj olarak görmek istiyorum. Yaşadığım hayat tecrübeleri düşünülürse, göründüğümden daha büyük bir insanım. Olaya böyle bakıyorum.

Hayat tecrübelerinden bahsettin... Fakir bir mahallede doğdun. Birçok insan senin hikâyeni bilmiyor. Bu noktaya gelmek senin için ne kadar zordu?
Benim için çok zordu. Çünkü nerede ve hangi şartlarda doğduğunuzu seçemezsiniz. Ben çok fakirlik içinde doğdum. Küçükken annem ve babam bana olması gerektiği gibi bakabilecek durumda değillerdi. Gördüm ki bu yaşam tarzı sizi aşağıya çekiyor, ben de bunu hayatımı daha iyiye götürmek için bir motivasyon olarak kullandım. Etrafımda olan kötü şeyleri bahane olarak kullanmadım. Her şeyi basketbol sahasına koymak istedim.

Tüm enerjini basketbol sahasına yansıttın yani...
Evet hepsini bugün olduğum yere gelebilmek için kullandım. Motivasyonum bu. Herkes bahanelere sığınabilir, bahane üretmek kolaydır. Ben de kolayca pes edebilirdim. Ancak ben pes edecek birisi değilim.

Geçmiş günlerini düşündüğünde, şu anda spot ışıkları altında olmak, yedi haneli kontrat sahibi olmak... Bunlarla ilgili nasıl hissediyorsun?
Bazen unutuyorum, çünkü geçmişimden tamamen ayrıldım. Fakat kesinlikle harika bir duygu. Geçmişe bakıyorum da bazen, çok şey yapmışım. Bu noktaya gelmek için çok şey yaşamışım. Sahnede olmak için çok fazla çalışmışım. Bunun için şükrediyorum. Hiçbir şeyi hafife almıyorum. Her şeyi hazmedip, en iyisini yapmaya çalışıyorum.

Yani sen bu kadar başarılıysan, sen başardıysan, herkes başarabilir, değil mi?
Evet. Eğer başarmak için yeteri kadar inanca, isteğe ve disipline sahipseniz kesinlikle başarabilirsiniz. Ancak çalışmıyorsanız, mesela ben, basketbola karar verdiğimde başka hiçbir şey önemli değildi. Hiçbir şey. Basketbol benim için her şey demekti. Bu inancı kullandım ve sonucu bu.

Sahada yapmayı en sevdiğin şey ne? Üçlükler mi? Bu sene seni daha çok penetre ederken görüyoruz, topa baskı yapıyorsun. En sevdiğin hangisi?
Favori hareketim muhtemelen dribling üstünden attığım üçlükler. Ben Bobby-D lakabını üçlüklerimle kazandım, yaptığım şey de budur.

Oynadığın diğer takımlarla bu takım arasındaki fark nedir? Karşıyaka'da bir şampiyonluk yaşadın, Fransa'da ve başka ülkelerde de oynadın. Fenerbahçe'nin diğerlerinden temel farkı ne?
Bu takım muhtemelen oynadığım en yetenekli takım ve oynadığım diğer takımlardakinin aksine, bu takımda hücumda çok şey yapmak zorunda değilim. Bunu bildiğim için her pozisyonda sayı atmaya çalışmıyorum. Oyuna farklı yönlerde katkı sağlamayı tercih ediyorum. Ribaund almaya çalışıyorum, topa baskı yapmaya çalışıyorum, rakip hücumları rahatsız etmeye çalışıyorum ve gerektiği zaman sayı atıyorum. Temel fark bu.

Takımdaki arkadaşlık için ne söylersin? Özellikle Ekpe'yle yakınsınız.
Evet, evet. Buradaki çocukların hepsi çok iyi insanlar. Ricky'yle Ekpe'yle iyiyiz, Pero'yla sürekli şakalaşırız. Bogdan da öyle. Aramızda iyi bir bağ yarattık. Kazandıkça da daha yakınlaştık.

Takımdaki en komik kişi kim? En iyi şakaları kim yapar?
En komik? Muhtemelen benim olduğumu söyleyeceklerdir. Bence en komik Kostas. Kendi tarzı var.

Son soru. Taraftara mesajın var mı? Şampiyon olabilir misiniz?
Maç maç bakacağız. Ne yaparız, ne yapmayız söylemeyeceğim. Söz verip tutmamak istemem ancak kazanmak için çok büyük bir şansımız var. Yine de Laboral'i hafife alamayız. Önce o maça bakıp, hazır olacağız.

28 Nisan 2016 Perşembe

Duyguların Kupası


Takvimin herhangi bir gününde, herhangi bir yerde, herhangi bir amaçla oynanan Galatasaray - Strasbourg maçını rahat kazanabilirdi Galatasaray. Tarih 27 Nisan, mekan Abdi İpekçi, maçın adı da final olunca, rahatlık falan kalmıyor ortada. Kalmasın da zaten. İşin içinde kaybetme korkusu, gerginlik, takat sınırına varmak, değişken duygular, tahriş olmuş ses telleri, terlemekten sırılsıklam olan gömlekler/formalar/tişörtler yoksa, tadı da yok başarının. Hepsini yaşadı Galatasaray. Eurocup şampiyonu oldu. Basketbol tarihine altın harflerle yazdırdı adını.

Duyguların o kadar yukarıda yaşandığı bir maç oldu ki, birbiriyle alakası olmayan yüzlerce cümle kurdurdu Galatasaray. Maçı teknik/taktikle açıklayan, eksik kalır. Eurocup Finali, yaşattığı duygularla kazınacak hafızaya.

“Abi yalnız bu Strasbourg kolay takım değil”
Maç öncesinde bu cümleyi kuranların sayısı hiç de az değildi. Vincent Collet'nin takımı, nasıl savunma yapabileceğini ilk maçta Galatasaray'a göstermişti. Üstelik, favori olmayışlarından doğan bir rahatlık da vardı hava atışı öncesi. Gerçi yaklaşık iki saat önce salonu doldurup, tezahürat performansına başlayan Galatasaray taraftarını görünce epey gerildiler; fakat kaybedecek bir şeyi olmayan taraf, Strasbourg'du.

“Burası Abdi İpekçi kardeşim!”
Hava atışı oldu, Galatasaray tam saha baskıyla başladı maça. İlk beşte yer alan Göksenin Köksal o kadar çok istiyordu ki maçı, AROG filmindeki “Carlos” karakterini andırıyordu. Sanki yıllardır kafeste tutulmuş da, basketbolsuz kalmış gibiydi parkeye çıktığında. Sürekli saldırı havasında, temas yaratmaktan kaçınmayan, takımın enerjisini yukarı çeken Göksenin, standardı belirledi. Strasbourg'a hangi salonda olduğu hatırlatıldı, 61 numarayla başlayan savunma direnci, kusursuz şut performansıyla devam etti. Vladimir Micov, Blake Schilb ve Sinan Güler'in üst üste üçlükleri, mesajı kuvvetlendirdi: Abdi İpekçi'ye hoşgeldiniz. Öyle isabetli şut attı ki Galatasaray, Strasbourg'un ilk savunma ribaundu tam dört buçuk dakika sonra geldi.

“Hakkını helal et Kaptan!”
Sinan Güler, özellikle Gran Canaria ve Strasbourg final serisi ilk maçında birçok kişi tarafından ağır bir dille eleştirilmişti. Maçın başında şutu girdi, çembere gitti, ribaund aldı, asist yaptı ve savunmada da aksamadı... Kısacası, Sinan Güler çok tweet sildirdi o bölümde.

“Erken mi yakaladık acaba farkı?”
Daha ilk çeyrekte 16 sayıya çıkan fark, Galatasaray için bir lütuftu. Fakat Stephane Lasme'nin kısa sürede iki faul almasının ardından, oyuna Chuck Davis'in girmesi denge bozdu. Aynı bölümde Errick McCollum da Göksenin yerine sahadaydı. McCollum tüm iyi niyetine rağmen Göksenin'in baskısını yapamadı, Schilb yoruldu, Davis de Strasbourg'un gizli silahı Romain Duport'un ikili oyun sonrası attığı şutlara geç kaldı. Hücumda top kaybeden Galatasaray, ribaundlarda aksayınca rakibe sürekli ikinci sayı fırsatını verdi. 12-2'lik seriyle Strasbourg, turu geçmesini sağlayacak farkı yakaladı.

“Lasme lütfen faul yapma...”
Strasbourg farkı üçe indirdiğinde mola geldi Ergin Ataman'dan. Zaten ikinci yarıyı molasız geçen tecrübeli koç, beş mola hakkının sadece birisini kullandı maçta. Ne molaydı ama... Dönüşteki üç buçuk dakikada yeniden savunmasına dönen Galatasaray, son üç buçuk dakikada sadece bir sayı yiyerek bitirdi devreyi. Bu sürede agresif savunma iyiydi de, iki faulü bulunan Lasme'nin her atladığı topta yüreği ağzına geldi milyonların.

“Sekiz sayı yeter mi?”
Eurocup resmi sitesindeki bilgilere göre yaklaşık 11 bin 400 taraftar vardı salonda. Haklılar, çünkü kapasite o. Gerçekçi olmak gerekirse, Abdi İpekçi'de 14-15 bin kişi vardı ve hepsi birbirine aynı soruyu soruyordu: “Bitti mi?” Hayır, daha bitmemişti iş ve 20 dakika daha oynanacaktı. 20 dakika mı? Sanki üç saattir basketbol oynanıyor gibiydi ve bu stres 20 dakika daha kaldırılacak gibi değildi...

“Büyüksün Göksenin!”
İkinci yarı başlarken çembere gitmeyi kafasına koymuş bir Strasbourg vardı sahnede. Ancak Abdi İpekçi'de oynuyorsanız, kafanızda ne olduğunun bir önemi yok. Galatasaray ne isterse, o olacak. Göksenin'in sertlik düzeyini yeniden yukarı çekmesi, hücumda da üst üste attığı şutlar, bir anda farkı yeniden 14 sayıya çıkardı. Galatasaray, kalan bölümde harcamak için kredi çekti kendine.

“Eline sağlık bıyıklı” 
Galatasaray, muazzam savunma direnci koyduktan sonra hücumda yorulmaya başladı. Bu noktada güvenilen isim McCollum'du fakat finalde pek ortalarda yoktu Amerikalı oyuncu. Meğer, kapıyı kilitlemeyi beklemiş. Son periyotta Galatasaray Odeabank'ın bulduğu 17 sayının 10'unu McCollum attı. Her şeyin bu kadar durduğu anda, Eurocup MVP'sinin yaratıcılığı, maçı kazandırmış gibiydi...

“Nereden çıktı bu Collins?”
Maç bitmiş gibiydi, çünkü Mardy Collins henüz imkansıza yakın şutları sokmaya başlamamıştı. Aniden gelen Collins yağmuruna karşı tepki vermekte gecikti Galatasaray. Fark, tur için tek topa kadar indi.

“Dağ başını duman almış”
Geciken tepki için Lasme iş başındaydı. Çemberi savundu, ikili oyun savunmasında adam değiştikten sonra kısaların karşısında kusursuzdu... Ona eklenen Sinan'ın çaldığı iki topla kupa Türkiye'ye geldi.

Sırasıyla temkinlilik, kibir, mahcubiyet, kaybetme korkusu, koruma içgüdüsü, sabırsızlık, mutluluk, temkinlilik ve gurur yaşadı dünkü Galatasaray Odeabank maçını izleyenler. Salonda binlerce, ekran başında milyonlarca kişi aynı anda, aynı şeyi düşündü. Sürpriz olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Baba Gündüz zamanında boşuna dememiş: “Galatasaray, bir halatı hep birlikte çekenlerin, hep birlikte üzülüp, hep beraber sevinmesini bilenlerin takımıdır. Galatasaray bir his takımıdır.”

23 Nisan 2016 Cumartesi

Jordi Bertomeu Özel



Galatasaray ve Fenerbahçe'yle başlamak istiyorum. İki Türk takımı, ULEB'in düzenlediği iki organizasyonda zirveye çıktılar. Fenerbahçe Euroleague Final Four'unda, Galatasaray ise Eurocup finalinde. Bununla ilgili neler hissediyorsunuz?
Bence bu bir sonuç. Son yıllarda tanıklık ettiğimiz Türk basketbolunun gelişiminin bir kanıtı. Bu başarılar da o gelişimin doğal bir sonucu. Bence iki takım da Euroleague ve Eurocup'ta harika iş yaptılar. Hak ederek geldiler. Türk taraftarı bu iki kulübün finaller oynamasından dolayı gurur duymalı.

İstanbul'da iki salonda da yaratılan atmosferden dolayı mutlu musunuz?
Kesinlikle. Çok sıcak ve çok güzel bir atmosfer var. Sıcak, çünkü taraftar takımını tutkuyla ve doğru bir şekilde destekliyor. Bu sezon maçlarda herhangi bir sorun yaşamadık. Hepimiz için iyi bir gösterge.

Euroleague çeyrek finali devam ediyor ve esas festival, Final Four yaklaşıyor. Heyecanlı mısınız?
Evet, çok heyecanlıyız ve aynı zamanda çok konsantreyiz. Çünkü esas sorumluluğumuz tüm taraftarımıza yüksek kalitede bir ürün sunabilmek. Bizim için parti yapma zamanı değil, ancak Berlin'e gelecek seyirciler ve takımlar için partiyi hazırlamamız gerekiyor. Tıpkı geçen senelerde olduğu gibi çok iyi bir atmosfer yaratacağımızdan eminim.

Berlin'in bir Euroleague takımı yok. Alman taraftarın Final Four'a tepkisi nasıl?
Bence aldığımız tepkiler çok iyi. Unutmamak lazım, Final Four biletleri Aralık ayında tükenmişti. Biletlerin büyük bir kısmı Alman pazarında satıldı. Bence basketbol Almanya'da her gün daha da popüler hale geliyor. Final Four gibi bir organizasyonu Almanya'da düzenlemek de oyunun kalitesini artırma amacı güdüyor.

Hep güzel şeylerden bahsettik, ancak hayat bu. Basketbol da hayat gibi, mutlu olduğunuz durumların yanında mutsuzluklar da var. FIBA - Euroleague savaşı hakkında neler söylersiniz? Bunu bir savaş olarak nitelendirebilir miyiz?
Bizim açımızdan bu bir savaş değil. Çünkü 16 senedir kulüp yarışmalarını biz düzenliyoruz. Gelecekte de böyle olacak. Biz bir savaşta değiliz. Geçen ay FIBA çok net bir mesaj göndererek bu organizasyonu da kendisi düzenlemek istediğini söyledi. Ancak kulüplerin de mesajı çok netti ve onlar da bunun gerçekleşmesini istemediklerini ve mevcut düzende kalmak istediklerini söylediler. Bu da çok mantıklı çünkü bu yapı kulüpler tarafından yönetilen profesyonel bir yapı. Üstelik 16 yıldır verimli ve başarılı da oluyor. Yani biz savaşta değiliz ve umarız FIBA kulüplerin ne istediğini dinler ve anlar. Yoksa tüm bu olayların başlamasına önayak olan taraf FIBA'dır.

İlginç bir durumdayız. Galatasaray Eurocup'ı kazanırsa gelecek sezon Euroleague'de olacak. Başka bir Türk takımı da Eurocup'a katılacağını açıklamadı çünkü Türkiye Basketbol Federasyonu Eurocup'a giden takımları ligden atacağını duyurdu. Eğer Galatasaray kupayı kazanamazsa, ceza alacağı açıklandı. Bu zor bir durum değil mi?
Bu zor bir durum değil. Bu FIBA'nın ikiyüzlü ve tutarsız duruşunun bir kanıtı. FIBA, kendilerine göre Eurocup'ın yasal bir organizasyon olmadığını söylediler. Ancak Euroleague de aynı şirket tarafından yönlendiriliyor. Bunun sebebini kimse anlamıyor. Bu işin arkasında birçok farklı şey var. Bizim hissiyatımız şaşkınlık. Şaşkınız çünkü FIBA'nın neden bu kaosu provoke ettiğini anlamıyoruz. Çünkü onlar yapıyor bunu. Şaşkınız çünkü sporda sonuçların erdeminden bahsedip, Olimpiyat Oyunları'na katılma hakkını elde etmiş Avrupa şampiyonu ülkeyi Rio 2016'dan atmakla tehdit ediyorlar. Şaşkınız çünkü ulusal federasyonlar buna karşı bir duruş sergilemiyor. FIBA'nın bu tehdidi bütün kurallara aykırı. Yani bu durumda birçok sürpriz var. Dürüst olmak gerekirse, biz bu olup biteni anlamıyoruz. Yardımcı olmaya çalışacağız. Bence bunu çözmek şu anda bizim işimiz değil, her federasyon kendi sorununu çözmeli. Özellikle Olimpiyat Oyunları'ndan bahsediyorum, FIBA'nın herhangi bir yasal dayanağı olmadan Litvanya ya da İspanya'yı Olimpiyat'tan atmasını ülke federasyonları neden kabul eder, anlamıyorum. Çünkü bu hakkı parkede elde ettiler. FIBA'nın söylediği de bu, spor sonuçlarını korumak ve saygı duymak gerektiğini ifade ediyorlar. Bunu ilk dile getiren kendileri, ancak saygı duymuyorlar. Yani burada tutarsızlık ve ikiyüzlülük var. Bunun sonucunda FIBA'nın hiçbir güvenilirliği kalmamıştır. İki-üç hafta önce söylediklerinin tam tersini yapıyorlar. Ceza olmayacağını söylemişlerdi, şimdi cezalar için toplanıyorlar. Ne yazık ki bu duruma düştük. Umarım FIBA bir an önce harekete geçer, çünkü şu anda ortalık karmakarışık.

Ülkelerin Avrupa Basketbol Şampiyonası ya da Olimpiyat Oyunları'ndan men edilmesini istemiyor olmalısınız. Bu basketbola da zarar verir.
Kesinlikle. Ben buna yardımcı olabileceğimizi düşünüyorum. Federasyonlar kendilerini koruyamayacak durumdalar, biz de "bunu nasıl yaparız" diye düşünüyoruz. Milli takımlar, basketbol için çok büyük önem taşıyor. Önemli çünkü seyirciler milli maçları seviyor ve onlar için de çalışmalıyız. Kulüpler bizde; Eurobasket, Dünya Kupası ve Olimpiyat'ta oynamak isteyen oyuncular bizde... Onların da bu ilgilerini korumak zorundayız. Eğer federasyonlar pasif kalırsa, biz aktif olmak zorundayız. Ancak öncelikle ulusal federasyonlar bu sorumluluğu almalı.

Euroleague ve Eurocup'tan bahsedelim. Euroleague'de 16 takım var ve bunların 11'i A Lisanslı. Bu yüzden bazı ülkelerin şampiyonları Euroleague'e katılamayacak. Gelecekte bir genişleme düşünüyor musunuz? Ülkelerin şampiyonlarını nasıl Euroleague'e dahil edeceksiniz?
En başından beri 16 takımın bir geçiş dönemi olduğunu duyuruyoruz. 16 takıma indirmemiz, yeni yarışma düzeninin bir sonucu. Çünkü lig şeklinde oynamak daha fazla tarihe ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Biz yerel liglerin takvimine de zarar veremeyiz. Tek kombinasyon, 16 takımla oynamak. Ancak niyetimizin bu sayıyı artırmak olduğunu açıkladık. Çünkü Avrupa'da bazı takımlar Euroleague'de oynamayı çok istiyorlar ve potansiyelleri de var. Yakın gelecekte takım sayısını artırmayı düşünüyoruz.

Bu sezonki Eurocup takımları hakkındaki görüşleriniz nelerdir? FIBA çok net bir şekilde Eurocup'a katılan takımların milli liglerden men edileceğini açıkladı. Federasyonlar takımları men etmezse, onlar ceza alacak. Bazı takımlar kendi liglerinden kovulma tehdidiyle karşı karşıya. Büyük de bir gelir kaybına uğrayacaklar. Sizin tepkiniz nedir?
Biz takımlarımızı koruyacağımızı açıkladık. Gelecek sezon Euroleague ve Eurocup'a katılmak istediklerini söyleyen 40 takımımız var. Yapabileceğimiz her şekilde onları koruyacağız. Gerekirse mahkemeye gideceğiz ve tüm savunmayı yapacağız. Temel olarak isteğimiz, bu işe dahil olan herkesi tek bir masa etrafında toplayıp bir çözüm bulmak. Çünkü bu durum ileriye gitmiyor, daha kötüye gidiyor. Şimdi ulusal federasyonlar bu işin ortasında kaldı. Neden olduğunu kimse bilmiyor. Onlar bunun sorumlusu değiller. Tek sorumlu var, FIBA.

Yani FIBA'yla iletişime açıksınız...
Israr ediyorum. Ancak sizinle konuşmak istemeyen biriyle konuşamazsınız. Ne zaman masaya oturmak isterlerse orada olacağız. Fakat burada sürekli bir tutarsızlık var. Şunu görmek çok üzücü, burada olmamızın sebebi -söylediklerine göre- iyi bir kupa teklif etmesi ve takımların bunu reddetmesi. Şimdi bunun vahşi sonuçlarını yaşıyoruz. Normal şekilde çözemediler, şimdi de herkesi cezayla tehdit ediyorlar. Bu adil değil. Yasal değil ama adil de değil. FIBA'nın yerinde olsaydım, benim kupamda yer almak istemeyen takımları ben de istemezdim. Bu çok tartışmalı bir durum. Euroleague açısından bakarsak, bize katılmak isteyen herkese kapımız açık. Eğer FIBA'ya gitmek isteyen olursa onları da anlayıp saygı duyarız. Bence bu tip durumlarda böyle bir yaklaşım göstermeliyiz.

Euroleague ve Eurocup'ta 40 takımın olduğunu söylediniz. İleride küme düşme ve yükselme olabilir mi?
Evet, bu da programımızın bir parçası. İki yıl önce bu konudaki vizyonumuzu açıklamıştık. Doğru zaman geldiğinde, Eurocup ve Euroleague'deki takımların küme düşüp çıktığı yeni sisteme geçebiliriz. 40 takım sayısı da bu konsepte göre seçildi. Muhtemelen birkaç sezon içinde bunu yapamayacağız, biraz daha zamana ihtiyacımız var. Fakat görüşümüz bu şekilde.

Kaç takım düşünüyorsunuz? İki, üç, dört?
Eğer küme düşme ve yükselmeden bahsediyorsanız, birinci ve ikinci ligde kaç takım olduğunu göz önünde bulundurmalısınız. Eğer birinci ligde 16 takım varsa, dört takımın düşüp çıkması bir anlam ifade etmez. 20 ya da 24 takımlı birinci liginiz olursa, o zaman üç-dört takımın çıkmasından bahsedebilirsiniz. Bu duruma göre değişir. Temel olarak küme düşme ve çıkma konsepti, üzerinde çalıştığımız bir detay. 

Kaybetmek Değil Mesele




Bazı maçlar olur, skor tabelası maçla ilgili pek az şey anlatır. Eurocup Finali ilk karşılaşmasında Galatasaray Odeabank 66-62 kaybederken belki kupa için önemli bir adım attı, fakat maç bittiğinde hissedilen hayal kırıklığından başka bir şey değildi.

Nasıl olmasın ki? Sezon boyunca harika bir grup görünümündeydi Galatasaray. Birlikte olmaktan keyif alan, topu iyi paylaşan, hücumda görev tanımları net, kimsenin birbirinin önüne geçmeye çalışmadığı, sahada yaptığı şeyden keyif alan bir takımdı. Finale kadar gelirken koyduğu bu yüksek standartların yakınından bile geçmedi Galatasaray. Hayal kırıklığının sebebi de bu. Belki kupayı kaldırdığında bu maç çoktan unutulacak, ancak bu takımın bu sezon çıkabileceği en büyük sahnede en iyi performansını gösterememesi, kaybetmekten daha acı.

İşin ilginci, final maçlarının stres seviyesi, favori olmanın getirdiği beklentileri kaldırabilmek ya da rakibi ciddiye almamak değildi sorun. Galatasaray, baskıyı kaldıramadığı için kötü oynamadı yani. Oyuncuların hakkını yememek lazım, mücadele etmediği için kaybettikleri de söylenemez. Peki eksik neydi? Eksik, çözümleri bireylerde aramaktı.

O kadar kötü başladı ki Galatasaray maça; ilk periyotta sadece dört basket atıp, beş top kaybedip, bir asist yapabildi. Stephane Lasme ve Vladimir Micov'un savunmayı ayakta tutması, bu bölümde oyunda kalmasını sağladı takımın. Ancak hücumu yönlendirmesi beklenen oyunculardan başta Sinan Güler, Errick McCollum ve Blake Schilb'in kötü tercihleri, ritm bulmaya engel oldu. Bu noktada McCollum'un bir gün önce taktığı MVP apoleti -tıpki geçen yılki Euroleague Final Four'unda MVP Nemanja Bjelica'nın yaşadığı gibi- zorlama atışlara gitmesine neden olmuş gibiydi. “Ortada bir sorun var ve MVP olarak bu sorunu çözmem gerek” hissiyatını verdi Errick McCollum sahada. Kendisini MVP yapan şeylerden uzaklaştı.

Bu noktada aklıselim kalabilecek, hücumda düzeni koruyacak birine ihtiyacı vardı Galatasaray'ın. Her zaman olduğu gibi Sinan'ın ya da Schilb'in bu liderliği göstermesi gerekiyordu. Olmadı. Curtis Jerrells daha hazır görünmesine karşın, Ergin Ataman kötü performanslarına rağmen sezonu bu noktaya getirdiği oyunculardan vazgeçmeyince, bir türlü ayağa kalkamadı Galatasaray. Formsuz oyuncular sahadayken iyi niyetle sorumluluk almaktan kaçınmadılar, ancak kimse çözüme paylaşarak gitmeyi düşünmedi. Bireysel çözümlerle de bir yere kadar.

Lasme futboldaki eski usul liberolar gibi her yere yetişip arkayı süpürmese, işler daha da kötüye gidebilirdi. Ayrıca Lasme de tek başına her açığı kapatamaz ki. Kısa oyuncuların sürekli rakiplerine geçildiği bir günde Matthias Sammer ya da Franco Baresi seviyesinde süpürücülük bile savunmayı toparlamak için yeterli değil. Nitekim Lasme erken faul problemine girip kenara gelince, bütün direnci kırıldı Galatasaray'ın. 37 yaşındaki Louis Campbell ikili oyunlarda problemi çözdü ve içeriden Bangaly Fofana, dışarıdan Jeremy Leloup'u bitirici olarak kullanıp oyunun kontrolünü ele geçirdi.

Maç boyunca 15 top kaybedip, 18'de üç üçlük attığınız bir maçı farklı kaybetmeyi beklersiniz. Öyle olmadıysa takımı ayakta tutan Micov ve Lasme'ye ayrı teşekkür etmek gerek. İkinci maçta sonuç ne olursa olsun, 28 Nisan sabahı Eurocup sezonu bitmiş olacak. Galatasaraylı oyuncuların karar verme zamanı. 27 Nisan akşamı kendileri gibi oynayıp şampiyon mu olacaklar, yoksa hayatlarının kalan bölümünü “keşke” diyerek mi geçirecekler?

İnancım odur ki, finalin ikinci maçında, Abdi İpekçi'deki atmosferle kendini bulup kupayı alacaktır Galatasaray. Fakat bir arada hareket edilmezse hiçbir şey garanti değil. Efsane koç Mike Krzyzewski'nin dediği gibi: “Takım kurmanın tek sebebi, bir kişinin tek başına ulaşamayacağı şeylere ulaşmak. Hepimiz tek başımıza, birlikte olduğumuzdan çok daha zayıfız.”

16 Haziran 2014 Pazartesi

NBA'de de 'az çoktur'



NBA final serisinin hikâyesi belliydi. Bir tarafta havalı saçları, iddialı duruşuyla NBA’in en önemli figürlerinden Pat Riley’nin kurduğu Miami Heat’in çok forma sattıran, gösterişli süper yıldızları... Diğer tarafta basketbolu yakından takip edenlerin bile sokakta görse tanımayacağı RC Buford’un kurduğu, manşetlerden uzak Tim Duncan’ın etrafına yerleştirilmiş San Antonio Spurs bütününün parçaları...

Kazanan, tüm parçalarından anlamlı bir bütün oluşturmayı başaran San Antonio oldu. Üstelik 1999’dan bu yana ligin en iyi savunma takımlarından biri olarak gösterilen, zaman zaman sıkıcı olmakla eleştirilen, en son şampiyon olduğunda ABD tarihindeki en düşük reytingli NBA final serisini yaşatan Spurs; bu kez playoff’ta maç başına yaklaşık 107 sayı atarak, izlemesi en eğlenceli takım apoletini takarak başardı bunu. basketball-reference.com verilerine göre, modern NBA tarihinde ilk kez şampiyon olan bir takımda playoff’ta maç başına 20 sayı atan oyuncu yok. San Antonio’nun başarıya nasıl ulaştığını en iyi özetleyen istatistik bu.

Spurs, modern basketbolun geldiği en üst nokta. Antrenör Gregg Popovich, tıpkı ünlü mimar Ludwig Mies van der Rohe gibi sade bir yaklaşımla, detaylara önem vererek bu kusursuz hücum takımını yarattı. Rohe’nin ünlü “Az, çoktur” sözünü kanıtlarcasına, oyuncuların sayı ortalaması azaldıkça takım daha çok sayı atmaya başladı.

Peki bunu nasıl yaptı San Antonio? Takımca yardımlaşma, fedakârlık, paylaşım, güven ve zekâya dayalı bir basketbol oynadılar tüm sezon. Ayrıca mükemmel bir şut yüzdesi yakaladılar. Son 10 sezonda sekiz genel menajer, dokuz başantrenör çıkarmış Spurs organizasyonunda her şeyi tek adama bağlamak gerçekten uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu yüzden takımın ligin en iyi şut atan ekibi olmasında, yardımcı antrenör Chip Engelland’ın rolünü atlamamak gerekiyor. San Antonio’nun şutlardaki temel amacı “harika bir şut için iyi bir şuttan vazgeçmek.”

Bunu yapabilmek için de pas vermeyi tercih edecek, fedakâr oyunculara ihtiyacınız var. Spurs oyuncularının topu nasıl paylaştığının sayılarla açıklamak mümkün. NBA TV verilerine göre dördüncü maçta Miami toplamda 267 pas yaparken, San Antonio 380 pas yapmış. Sürekli topun dolaştığı, topsuz oyuncunun hareketlerine dayalı, en doğruyu aramak üzerine kurulu bir sistemi var Popovich takımının.

Bunu başarabilmek için doğru oyunculara ve saha içi liderine ihtiyacınız var. Spurs’ün lideri Tim Duncan, 1997’de takıma katıldığından bu yana takımın çehresini değiştiren bir süper yıldız. Bakmayın süper yıldız dendiğine, Duncan ile ilgili çok da “süper” bir şey yok. Onu Michael Jordan gibi havada asılı kalırken, Magic Johnson gibi sırtından pas verirken, Shaquille O’Neal gibi herkesi yıkıp geçerken ya da değişik danslar sergilerken göremezsiniz. Wilt Chamberlain gibi kaç kadınla birlikte olduğunu söylemez, saçlarını Allen Iverson gibi örmez, Kobe Bryant gibi takım arkadaşlarını eleştirmez. O kadar yetenekli olmasına karşın kariyerinde sadece bir kez 50 sayı barajını geçmesi, Duncan’ın kişisel şöhretini takım başarısı için feda ettiğinin en büyük göstergesi. Bugün Tim Duncan’ın aynı dönemin bir başka yıldızı Shaquille O’Neal’dan bir fazla şampiyonluğu var. Çıkardıkları gürültüye bakılırsa, inanması epey zor.

Duncan, San Antonio’nun pas oyununu tanımlayan tek oyuncu değil. Koç Popovich’in final serisinin üçüncü maçından sonra sahaya sürülen Boris Diaw, bir forvet olarak kusursuz saha görüşü ve oyun hissiyatıyla fark yaratan isimlerden biriydi. Geçen yaz Tony Parker ile birlikte Fransa Milli Takımı’nı Avrupa Şampiyonu yapan Diaw’ın, eski dostuyla bir de NBA şampiyonluğu yaşaması sürpriz değil. Topsuz oyunda sürekli hareket eden takım arkadaşlarını gören Diaw, San Antonio sistemini oluşturanlardan birisi.

Yine de pas odaklı bu yapının işlemesini sağlamak için rakibe karşı bir avantaj yakalamak durumunda San Antonio. Daha da basitleştirmek gerekirse, savunmanın dengesini bir şekilde bozması gerekiyor. Duncan ikili sıkıştırmaları eskisi kadar çok çeken bir hücum silahı olmadığından, iş topu elinde tutan kişiye, Tony Parker’a kalıyor. Parker’ın topla çembere giderken bire birde adam eksiltme yeteneği, rakip savunmaların özellikle içeride ona yardım getirmesine sebep oluyor. Bu da dışarıdaki şutörlerin boş kalması anlamına geliyor. Karar verme yeteneği üst düzey Parker, rakip defansın hamlesine göre ya kendi skorunu yaratıyor, ya da uzman şutörleri görüyor.

Benzer bir durum Manu Ginobili için de geçerli. Zaten onun için bu oyun tarzı yeni değil. 2004 Atina’da altın madalya kazanan unutulmaz Arjantin Milli Takımı’nın da temel değerleri Spurs’e benzer top paylaşımı, topsuz hareket ve yüksek tempoydu. Ginobili artık 36 yaşında fakat hâlâ oyunu çeşitlendiren önemli faktörlerden biri.

Oyun çeşitliliği San Antonio’nun bu sistemi işletebilmesi açısından çok önemli çünkü ellerinde LeBron James gibi her şeyi yapabilen bir yıldız yok. Bu yüzden Spurs, personel seçiminde görev tanımlarına göre uzmanlaşmış isimleri tercih etmek zorunda. Tony Parker’ın hücumda boş şutörleri görmesinden bahsetmiştik, işte o boş kalan şutörlerin köşelerden nasıl şut attığı, Spurs yönetiminin ne kadar doğru işler yaptığının bir göstergesi. nba.com verilerine göre sadece köşelerden atılan üçlüklerde Patty Mills yüzde 47, Marco Belinelli de yüzde 45 isabet oranı yakalamış durumda. En iyi bildiğiniz işi yapmanızı isteyen bir şirkette çalıştığınızı düşünün. Orada mutlu ve başarılı olmaz mıydınız?

Kawhi Leonard olurdu, oldu da. Spurs için takımın bir parçası olmak o kadar önemli ki ayıp olmayacağını bilse finalin en değerli oyuncusu ödülünü kabul etmeyecek Leonard. 22 yaşında, temel görevi rakibin ana silahını durdurmak ve hücumda kendisine yaratılan pozisyonları bitirmek olan bir forvet NBA tarihine MVP (En Değerli Oyuncu) ödülüyle geçti. Çünkü mutluydu ve üstüne düşen görevi kusursuz yerine getirdi. Nasıl mı? Finalde yüzde 61 saha içi, yüzde 58 üçlük isabetiyle 17.8 sayı-6.4 ribaund-iki asist-1.6 top çalma ve 1.2 blok ortalamaları tutturarak.

NBA tarihinin en çok şampiyon olan antrenörü Phil Jackson, Türkçeye henüz çevrilmeyen “Eleven Rings” kitabında en zor kazandığı şampiyonlukları, üst üste üçüncü yılda kazanılan şampiyonluklar olarak tanımlar. Takım içi ilişkilerin yıpranması, kazanma motivasyonunun azalması, başarıya nasıl ulaşıldığının unutulmasını önemli zorluklar olarak gösterir usta koç. Miami Heat’in final serisinde nasıl dağıldığına bakınca tecrübenin bir kez daha üstün geldiğini söylemek mümkün. Miami’nin süper yıldız etiketli oyuncuları, maçta geriye düştükleri her anda çözümü tek başına arama eğilimine gittiler. Sorumluluktan kaçmadıklarını göstermek adına bireysel denemelere gittiler. Finalin son maçında LeBron ilk çeyrekte 17 sayı atınca, ikinci periyotta yeni bir skorer çıkarma telaşına gitti Heat. Ginobili’nin oyuna girişi, 17-2’lik San Antonio serisini tetikledi. Bu noktada takım, James’i unuttu ve temel silahı üzerinden sadece iki kez hücum etti. Onlar da bireysel zorlamalarla atılmış iki isabetsiz şut.

San Antonio, NBA tarihinin en özel şampiyonluklarından birine imza attı fakat bu NBA düzenini değiştirmeyecek. Spot ışıkları hâlâ Miami’nin süper yıldızlarının üzerinde olacak, Pat Riley yine en büyük yıldızları Florida’ya getirecek ve Heat gelecek sene de şampiyonluk kovalayacak. San Antonio ise kendi doğrularından vazgeçmeyerek yeni kahramanlar yaratmayı sürdürecek.

* Bu yazı 16 Haziran 2014'te aljazeera.com.tr'de yayınlanmıştır.

17 Ekim 2013 Perşembe

Geri Dönüş



Bir sezonluk aradan sonra Galatasaray yeniden Euroleague’e döndü ve deplasmanda Montepaschi Siena’yı yenerek sezona görkemli bir giriş yaptı. Bu sezonki kadro yapısı göz önünde bulundurulduğu zaman Galatasaray’ın oynayacağı basketbol henüz tam kapasiteyle sahada değil. Nathan Jawai, Manuchar Markoishvili ve Furkan Aldemir’in yüzde yüz olmadığını da hesaba katarsak İtalya deplasmanında kazanmanın önemi birkaç kat daha artıyor.

Galatasaray’da roller çok keskin çizgilerle belirlenmiş. Karar vericiler, yani topu elinde tutup üretim sağlayacak oyuncular Carlos Arroyo ve Jamont Gordon. Bu ikilinin saha içinde bazı özgürlükleri var. Bilhassa Arroyo ikili oyunu iyi oynayabilen, kolay mental hata yapmayan, bire birde adam geçip bitirme becerisine sahip, eli sıcak bir oyuncu varsa bir şekilde onu bulan, top başkasının elindeyken sabit şutlarla cezayı kesebilen komple bir hücum silahı. Arroyo, topla oynayan diğer isim, Jamont Gordon dahil takımdaki herkese liderliğini kabul ettirmiş durumda. Gordon bazen düzen dışına çıkıp kötü tercihlerde bulunabiliyor, ancak onun da dribling odaklı oynaması Galatasaray’ın top kayıplarını azaltıyor. Bu da savunmada dengesiz yakalanmamak adına önemli. Bu ikilinin iyi oyununa takım halinde bulunan yüksek şut yüzdesi de eklenince Galatasaray zorlama hücumlardan kurtuldu ve maç boyunca sadece üç top kaybetti.

Esasında Siena ilk maç için Galatasaray’ı iyi çalışmış ve bu iki karar vericiye baskı yaparak, rakibini düzenden çıkarmayı tercih etmiş. Ataman’ın baskıya iyi hazırlandığı ortada, çünkü doğru saha içi yerleşimiyle birçok boş şut buldu Galatasaray. 12/22 üçlük kâğıt üzerinde abartılı görünebilir, ancak bu Siena’nın ikili sıkıştırmalarda yeteri kadar agresif olmamasının ve Galatasaray’ın bu taktiğe karşı hazır olmasının doğal sonucu. Ve tabii ki Carlos Arroyo’nun…

Yalnız Galatasaray’ın önünde uzun bir sezon var ve Carlos Arroyo’ya bu kadar bağımlı olmak Euroleague’de bazı sorunlar yaratabilir. Geçen sezon Eurocup’taki UNICS Kazan maçı hâlâ hafızalarda. Hücumda çeşitlilik yaratmak gerekiyor ve bu açıdan Nathan Jawai’nin hazır hale gelmesi takım için önemli. Jawai yaklaşık 130 kiloluk cüssesiyle bire birde durdurulması zor bir pivot ve doğru yerde top aldığında iyi bir çember bitiricisi. Üstüne üstlük Jawai’nin sahada olması, Galatasaray’ın sadece boyalı alan üretimini artırmayacak. Jawai, doğru saha içi yerleşimiyle takımdaki keskin şutörlerin daha yüksek yüzdeyle oynamasını sağlayacaktır. Tabii her maç %55 üçlük performansı sergilemek kolay değil, ancak Galatasaray’ın çok iyi üçlük atacağı maç sayısı az olmayacaktır. Bu noktada Jawai’nin Zoran Erceg ile birlikte transfer edilmesi, Ergin Ataman’ın “hücuma çeşitlilik katma” ve “üç sayı tehdidini hücum planı içinde önemli bir yere koyma” tercihlerinin sağlaması gibi. Ayrıca Jawai, iyi de bir ikili oyun bitiricisi. Yani sahada olduğu zaman oyunun temposunu düşürmek zorunda değilsiniz.

Yine de, Jawai tam performansla oynamaya başlasa bile Galatasaray’ın saha içinde topla yaratacak en az bir ismi daha bulması gerekiyor. Bunu yapabilmek için Manuchar Markoishvili’nin geçen seneki rolünün biraz daha geliştirilmesi düşünülebilir. Cantu’dan da hatırlanabileceği üzere Markoishvili iyi bir pick-and-roll oyuncusu. İkili oyunları genellikle şutla bitirmek için oynasa da, doğru karar verebilen biri olarak doğru yerleşimle takım arkadaşlarına da pozisyon hazırlayabilir. Markoishvili’nin yanında Ender Arslan, sınırlı sürelerde de olsa bu ikilinin üzerindeki yükü alabilir.

Savunmaya gelince… Ergin Ataman takımlarının genellikle riskli savunma hamleleri yoktur. Bir Ataman takımı olarak Galatasaray’ın topa baskıyı da, ikili sıkıştırmaları da çok yaptığı görülmez. Siena karşısında da durum farklı değildi. Savunmadaki esas plan, Siena’nın keskin şutörlerinin işlerini zorlaştırmaktı. Bu plan doğrultusunda Ataman topu savunan oyuncuya yardım getirmeyi tercih etmedi. Tek isteği rakip şutörlerin karşısında kalmak ve kullanacakları şutları zorlaştırmaktı. Nitekim işe de yaradı ve Euroleague tecrübesi az olan Siena şutörleri, dribling üzerinden çok şut denemek zorunda kaldı. Tabii bu planın götürüsü bire birde geçildikten sonra rakibin çembere kolay gitmesiydi ki, 10/11 ikilik atan Daniel Hackett’ın 26 sayısı bu riskin cezalandırılmasıydı. Bunun yanında takımda geçen sezonki Boniface N’Dong gibi bir çember koruyucusu olmaması bu turnikeleri kolaylaştırdı.

Galatasaray’ın gerçek oyun planını sahaya yansıtması için önünde uzun bir süre var. Jawai, Markoishvili ve Furkan’ın tam olarak sağlığına kavuşmasıyla Ataman’ın kafasındakilerin sahaya yansıması daha kolay olacaktır. Galatasaray bu grupta Olimpiakos ile ilk ikinin doğal favorisi ama kurdukları yapı itibarıyla Joan Plaza’nın Unicaja Malaga’sı ve Svetislav Peşiç’in Bayern Münih’i çok ters takımlar. Bu yüzden zamanı iyi kullanmak ve geçiş döneminde çok hasar almamak Galatasaray adına önemli.

Son olarak Galatasaray’ın aşması gereken önemli sorunlardan biri de hafta içi ve hafta sonu farklı rotasyonlarla oynaması olacak. Türk pasaportlu Erwin Dudley’nin 19 dakikası da eklendiğinde Galatasaray yerli oyunculara 45 dakika vermiş. Ligde iki oyuncuyu sürekli oturtmak zorunda olmanın yanı sıra, 80 dakikayı Türk pasaportlu oyuncularla geçme zorunluluğu, Galatasaray teknik ekibinin çözmesi gereken noktalardan biri. TOP 16’yla birlikte 24 Euroleague maçının olduğu düşünülürse Galatasaray’ın oyun planını keskinleştirmek için bu rotasyon sorunu önemli bir engel.

* Bu yazı 17 Ekim 2013'te NTVSpor.net'te yayınlanmıştır.

12 Eylül 2013 Perşembe

Bir Tanjeviç Eleştirisi



Avrupa Basketbol Şampiyonası’nın 2013 versiyonunda yaşadığımız hayal kırıklığı birçok kişinin canını yaktı. Slovenya’da, turnuvanın ikinci turu başlamadan sürekli teselli edilmek bu yaranın iyileşmesine yardımcı olmuyor. Peki biz nerede yanlış yaptık? Başarılı olurken neyi doğru yapmıştık? Ya da gelecekte ne yapabiliriz? Bu sorular günlerdir herkesin kafasında. Cevabı tek değil. Herkesin kendine göre doğruları var. Bu pencereden bakınca şöyle görünüyor:

Bogdan Tanjeviç’in kariyerini konuşmaya gerek yok. Belki ilişkimiz yıprandığı için onun ne kadar saygın bir isim olduğunu unutabiliyoruz, fakat eski Yugoslavya topraklarına girildiğinde önünde ceket iliklenen bir isim “Boşa” Tanjeviç. Yetenekli oyuncuların saha içinde özgür kalması gerektiğine inanan, ikili oyunların bire bir basketbolu öldürdüğünü düşünen, uzun boylu-uzun kollu-atletik olmak gibi fiziki avantajları kullanarak eşleşme zorluğu yaratmayı seven, maç öncesi rakip analizine inanmayan, savunmada tuzaklar kurarak dehasını gösteren ve hücumda seçimleri oyuncularına bırakan bir antrenör. Rusya’ya kaybettiğimiz gün, koçun basketboldaki 51. senesi dolmuştu.

Tanjeviç 1979’da Euroleague şampiyonluğu kazanırken de, 1996’da Aydın Örs’ün Efes’ine Koraç Kupası finalinde kaybederken de, 2008’de Fenerbahçe Ülker ile lig şampiyonluğu yaşarken de aynı felsefeyi uyguladı. Semih Erden’den 4, Ersan İlyasova ve Kerem Gönlüm’den 3, Cenk Akyol’dan 1 yaratmak gibi çılgın fikirleri vardı. Cem Dinç de, Cevher Özer de, Fatih Solak da, İzzet Türkyılmaz da, Valentin Pastal da bu inanca uyan basketbolcular olduklarından milli takımda kendilerine yer buldular dönem dönem.

Ancak artık basketbol değişti. Evet, Tanjeviç antrenörlük kariyeri boyunca Mirza Delibaşiç’ten Gregor Fucka’ya, Dejan Bodiroga’dan Carlton Myers’a kadar önemli yıldızlarla çalıştı ve onları verimli bir şekilde kullanmayı başardı. Fakat artık bu derecede fark yaratabilecek yetenekler Avrupa basketbolunda değil. Aktif NBA oyuncuları arasında yolu Avrupa’dan geçerek NBA’e giden 60 oyuncu var. 60 oyuncu! Bu pastanın kremasının NBA tarafından yendiğini gösteriyor.

Avrupa’dan NBA’e bu kadar fazla göç olması eski kıta basketbolunu değişime zorladı. En basitinden takımlar yıldız odaklı olmaktan çıktı, antrenörlerin kontrolüne girdi ve rakip analizleri eskisinden çok daha önemli hale geldi. Bunun yanında bire birde adam geçecek yetenekli oyuncuların azalması adam eksiltmek adına ikili oyunların temel strateji olarak görülmesine sebep oldu. Yaklaşık 15-20 yıllık bu süreç dahilinde basketbolcuların gelişimi de değişim gösterdi. Örneğin ikili oyun temelli basketbolda Vlade Divac, Arvydas Sabonis, Zeljko Rebraça gibi oynayan pivot sayısı iyice azaldı. Nikola Pekoviç, Nenad Krstiç gibi o tarz oynamaya en yakınlar da NBA tarafından kapılıyor zaten. Bu yüzden modern Avrupa basketbolunda yetişen uzunlardan öncelikli olarak istenen şeyler iyi perdeleme yapabilmek ve perdeleme sonrasında çembere gidip pozisyonu bitirebilmek. (Kaldı ki NBA onlara da el attı. Boyunuz 2.10’un üzerindeyse ve sadece bu iki işi iyi yapabiliyorsanız NBA’de sekiz haneli kontrat almanız işten bile değil.)

İşte bizim uzunlarımız da bu tedrisattan geçen uzunlar. Ömer Aşık, Semih Erden, Kerem Gönlüm üçlüsü bu işi çok iyi yapabiliyor. Ersan İlyasova daha şutör olduğundan, ikili oyunları uzak mesafeden şutuyla bitirebiliyor. Çocukluk günlerinden bu yana bu isimlerden Tanjeviç’in kafasındaki basketbolu oynamaları istenmedi. Haliyle, gelişimleri tamamlanmış basketbolculardan farklı şeyler talep edilmesi, parke üzerindeki konfor alanlarından uzaklaşmalarına, dolayısıyla sisteme inançlarını sorgulamalarına yol açtı. Kafasında sistemi sorgulayan sporcunun konsantrasyon eksikliği, ekstra efor sarf etmesine engel oldu. Uzunca süre Milli Takım’ı takip eden biri olarak söyleyebilirim ki, bizim Slovenya’da yaşadıklarımızın temeli buna dayanıyordu. Evet, kadromuzdaki isimler daha çok mücadele edebilirlerdi. Ancak bunun bizi bir yere götüreceğine inanmıyorlardı. Bu noktada takımın fazla yaşlı/tecrübeli isimlerden oluşması da ciddi bir sorundu. Çok genç bir-iki oyuncunun kadroda olsaydı o heyecan diğerlerine yansıyanbilirdi. Ancak olmadı ve “hava” kayboldu. İsveç’in Ludvig Hakanson’undan Finlandiya’nın Sasu Salin’ine, turnuvadaki hemen hemen tüm takımlarda bu tip heyecanı yaşatacak en az bir oyuncu var.

Kaldı ki konfor ortamından uzaklaştırılan tek oyuncular, uzunlar değil. Sinan Güler gibi kariyeri boyunca topu sadece açık alanda bitirmek için kullanmış bir kısaya top getirme görevinin verilmesi, en iyi yaptığı iş perdeden çıkıp şut atmak olan Serhat Çetin’in dripling üzerinden yaratmak zorunda kalması, Hidayet Türkoğlu’nun topu herhangi bir yerde alıp dört sabit adam izlerken topu çembere atmak zorunda kalması gibi herkes için acı verici deneyimler yaşadık. Sahaya iyi yerleşemediğimiz için, Koç Tanjeviç’in kafasındaki stratejiyi iyi şekilde yansıtmakta zorlandık. Rakip hazırlığına da gereken önemi vermediğimizden, kaliteli yardım savunmalarını bire birde delmekte çok zorlandık. Kısacası, oynadığımız basketbol biraz demode kaldı.

Peki 2010’da nasıl başarılı olduk? Öncelikle 2010 kadrosuyla şimdiki kadro arasında bazı temel farklılıkların olduğunu kabul etmek gerek. O kadroda –şimdi eksikliğini hissettiğimiz– saha içi yerleşimini oyun kurucu pozisyonundan düzenleyebilecek Kerem Tunçeri gibi bir isim vardı.  Evet, Kerem Tunçeri verimli olmak için topa ihtiyaç duyan bir isim. Set tempolarının çok yükseldiği günümüz basketbolunda bazen topun elinde çok kaldığından şikayet edebilirsiniz ama en azından saha içinde kimin nerede duracağını iyi ayarlayabilen, ters eşleşmeyi gördüğü zaman uygulayabilen bir oyun kurucu.

2010 ile 2013 arasındaki farklardan biri de kenar yönetim. 2010’da Bogdan Tanjeviç ile tartışan, yeri geldiğinde ondan izinsiz sahaya oyuncu itebilecek kadar koçla inatlaşan bir yardımcı antrenör, Orhun Ene vardı kenarda. Bu turnuvada yardımcı antrenörlerimiz maç içi hamlelerde koça o kadar fazla müdahale etmediler. Bunda hem Nihat İziç’in hem de Ertuğrul Erdoğan’ın Bogdan Tanjeviç’le uzun yıllar çalışmalarının ve onu iyi tanımalarının etken olduğu düşünülebilir. Tanjeviç’e yapılacak itirazın bir şey değiştirmeyeceğine inanmış ve bu yüzden bir şeyin değişmeyeceğini düşünmüş olabilirler.

Başarılı olduğumuz 2010 ile başarısız olduğumuz 2013 arasındaki farklılıkları sayarken diğer faktörleri de unutmamak lazım. Ömer Onan’ın son dakikadaki sakatlığı savunma potansiyelimizin düşmesine sebep oldu. Hidayet Türkoğlu’nun bireysel formunun o dönem çok daha yukarıda olması ve taraftarın getirdiği enerjinin hem maç konsantrasyonuna hem de savunma direncine olumlu yansıması gibi durumlar 2010 ile 2013 arasındaki farklardı. Evet, o dönem oynadığımız basketbol da Tanjeviç’in sistemiydi, ancak üç ana başlıkta toplanan bu faktörler Türkiye’nin “kaos basketbolu” oynayıp sonuca gitmesini sağladı.

Neticede 2013 yılında başarısız olduk ve bu anlayışın bizi ilerleyen yıllarda başarılı yapma ihtimali düşük görünüyor. Şimdi yeni bir yapılanmaya ihtiyacımız olduğu açık. Peki bu yapılanmayı neye göre düzenlemek gerek? İşte esas soru burada. Türk basketbolunda, eğer çok büyük sakatlıklar ya da sürprizler yaşamazlarsa önümüzdeki 10 yıl boyunca görev yapacak oyuncular belli. İlk beş yıl 86-87 jenerasyonunun sırtında devam edeceğiz, sonrasında ara yıllardaki birkaç oyuncumuzu ekleyerek 95-96 jenerasyonu temelli bir yapıyla devam edeceğiz. Yani elimizde savunma temelli basketbolu oynayan uzunlar (Ömer Aşık, Semih Erden, Ersan İlyasova, Furkan Aldemir, Emircan Koşut vs. vs.) ve topa yön veren, oyun bilgisi yüksek iyi kısalarımız (Kenan Sipahi, Cedi Osman, Okben Ulubay, Tolga Geçim, Berk Uğurlu vs. vs. ) var.

Bunların etrafına koyabileceğimiz, konularında uzman görev adamlarımız (Göksenin Köksal, Serhat Çetin, Cenk Akyol, Oğulcan Baykan vs. vs.) var.

Velhasıl-ı kelam, yetenek havuzumuz çok geniş ve modern basketbolu oynamaya uygun isimler mevcut. Uzun vadede yapılanmayı sağlayacak, inandığı basketbol sisteminin elimizdeki yeteneklere ters düşmeyeceği bir isimle yola devam edilmeli. Bunun yanında ligde iyi performans gösteren oyuncular için bir ya da iki kişilik yer açılmalı ki en azından milli formanın değeri artsın ve rekabet ortamı sürekli kılınsın.

Bogdan Tanjeviç’in istifası iyi bir fırsat olarak görülmeli, ancak yeni antrenörü bulmak için yeni turnuva beklenmemeli. Onun oyuncu havuzunu iyi tanıması, Türk Milli Takımı’na yön vermesi ve Türk basketboluna hakim olması adına yeterli zamanı bulması sağlanmalı. Bunu yapmak bizim için hiç de zor değil.

* Bu yazı 12 Eylül 2013'te NTVSpor.net'te yayınlanmıştır.

7 Eylül 2013 Cumartesi

Eurobasket notları: 4. ve 5. gün



Slovenya’daki dördüncü gün, tedirginlikle başladı. Nasıl olmayalım ki? Bir gün önce Finlandiya’ya kaybedişimizi izleyip, ardından İtalya’nın arzulu ve savaşçı oyunumuzu görünce ayaklarımız geri geri gitmeye başladı. Sabah iyi bir kahvaltının ardından odaya gidip günün maçlarına çalıştım. Slovenya saatiyle 10:15’te Spor Servisi, 13:15’te 14/16 için bağlantıları yaptık ve salonun yolunu tuttuk. Umut yok, keyif yok. Salona girdiğimiz andan itibaren diğer ülkelerden tüm gazeteciler takımdaki durumun ne olduğunu soruyor. Herkes bir şekilde bizi teselli etmeye çalışıyor. Çoğu arkadaşlarımız, kötü niyetle bir şey söyleyen yok ancak epey sinir bozucu bir durum.

Gün Finlandiya-İsveç maçıyla başladı. Finlandiya kendi değerlerini yaratmış bir takım. Henrik Dettman görev tanımları net, sisteme ve birbirlerine inanmış oyunculardan oluşuyor. Belki hiç kupa kazanamayacaklar, belki madalyaları bile olmayacak ama turnuvanın sonunda mutlu bir şekilde evlerine dönecekler. İsveç’e karşı da birlikte oynamanın getirdiği güvenle rahat kazandılar. İkide iki yapmaları hâlâ ikinci tura çıktıkları anlamına gelmez, ancak İtalya karşısında kolay teslim olmayacakları da bir gerçek.

İkinci maç bizim. İtalya karşılaşması öncesi ilk beşte nasıl bir değişiklik olacağını merak ediyoruz. Gelen haber Kerem Gönlüm’ün ilk beşe yerleşeceği, kısa pozisyonunda bir değişiklik olmayacağı yönünde. Sinan Güler’in bu düzende oyun kurucu oynatılması takıma da Sinan’a da zarar veriyor. Simone Pianigiani bunun farkına varmış ve Andrea Cinciarini’yi ilk beş oyun kurucusu olarak sahaya sürmüş. Cinciarini Sinan’a tam saha baskıyla başladı. Sonuç da aldılar, ilk dört pozisyonun üçünde top kaybettik, ikisi Sinan’ın. O pozisyonların biri de şu şekilde oluştu: Cinciarini baskısını sürdürürken, yarı sahayı geçer geçmez ikili sıkıştırma geldi ve onu köşeye sıkıştırdılar. Burada driplingi kesti ve bir top daha kaybetti. 30 yaşında ilk kez konvansiyonel oyun kurucu olarak görev yapan Güler’in karşısında elit savunmacılar ve üst düzey yardım savunmalarına karşı bu görevi kaldırması mümkün değil. Yanında guard özellikli bir başka oyuncu da olmayınca Sinan’ı tamamen ateşe atmış oluyoruz. Biz Dünya Şampiyonası’nda gümüş madalya alırken, ortalama 15 dakika süre alıp takımın önemli parçalarından biri haline gelen Sinan Güler, oyun kurucu pozisyonundan hiç dakika almamıştı.

Üstüne üstlük Türkiye’nin 12 kişilik kadrosunun uzunları, ikili oyunları oynamaya müsait. Ömer Aşık, Kerem Gönlüm ve Semih Erden gibi iyi devrilen; Ersan İlyasova gibi perde sonrasında dış şut tehdidi olan uzun rotasyonuyla ikili oyun oynamamak, sahadakilerin verimini tamamen düşürüyor. Tabii ki Kerem Tunçeri veya Tutku Açık olsaydı hücumun daha iyi işlemesi beklenebilirdi ama artık kadro seçimine dönmek anlamsız. Mevcut şartlarda pick-and-roll oyununda topa yön veren en iyi iki kişiyi; Ender Arslan ve Emir Preldziç’i mümkün olduğunca sahada tutup yapıyı ona göre ayarlamamız daha verimli oynamamızı sağlayabilir.

Teknik ve taktik anlamda fikir üretilebilecek birçok nokta var tabii ki. Ancak Pietro Aradori’den bir çeyrekte 17 sayı yemenin bir açıklaması da yok. Aradori’ye kızıp sert faul yapan birinin bile çıkmaması, İtalya’dan sakin bir şekilde fark yememiz üzerinde düşünülmesi gereken konular.

Basın toplantısına girdik. Simone Pianigiani beni görünce selam verdi ve biraz sohbet ettik. Sonra basın toplantısı masasına geçerken mikrofonların önünden bana “Unutma, ben her zaman Fenerbahçe taraftarı olarak kalacağım.” dedi. Türk basınını bulmuşken, fırsatı kaçırmak istemedi herhalde. Bogdan Tanjeviç “Sorunun ne olduğunu bilmiyorum. Muhtemelen benim yüzümden. Ancak iyi oynamıyoruz. Bundan sonra daha iyi oynayacağımıza söz veriyorum” dedi. Daha çok ikili oyun izledik bu maçta. İlerleyen maçlarda benzerini yapıp yapmayacağımızı sordum. “Hayır, yeteri kadar ikili oyun oynuyoruz” dedi. Sinan Güler’e “Kariyerin boyunca iki numarada oynadın ama iki senedir Milli Takım’da oyun kurucu pozisyonundasın. Kendini rahat hissediyor musun?” sorusunu sordum. Cevabı “Bu sorunun sorulmaması gerekiyordu. Ben altyapılarda oyun kurucu oynardım. Kolejde de combo guard olarak görev yaptım. Şimdi bana verilen görev bu ve elimden geleni yapıyorum. Daha iyi performans göstermem gerekirdi” oldu.

Basın toplantısı bitti. Yunanistan-Rusya maçı öncesi yemek için basın kısmına geçiyoruz. Menüdeki her şey domuz eti içerdiğinden, aç kalıyorum. Yunanistan-Rusya maçına kadar Rus gazetecilerle sohbet ediyoruz. Takımda büyük değişikliklerin olacağını ve bugün İtalya’yı yenebileceklerini söylüyorlar. Maç başladığında haklı çıkıyorlar. Vasili Karasev bugün tam saha baskıya dönmüş. Rusya çok daha istekli ve Yunanistan karşısında öndeler. Fakat kenardan gelen Stratos Perperoglou ve Kostas Kaimakoglou sayesinde oyunun kontrolü hep Yunan takımında kalıyor. Bu noktada, ikinci yarının hemen başında Alexsey Shved beş dakika kenarda oturuyor ve oyun çözülüyor. Son çeyreğe girerken fark 20’ye dayandı. Yunanistan maçın bittiğini düşünürken, Sloukas-Zisis-Papanikolaou-Fotsis ve Mavrokefalidis gibi pek bir arada oynamayan isimler yan yanayken Rusya hareketlendi. Shved son çeyrekte 15 sayı attı. Andrea Trinchieri o esnada Bramos’u alıp Shved’i durdurmayı düşünüyordu. Bramos değişiklik sandalyesinde otururken Papanikolaou kenara gitti ve Shved’i kendisinin tutmak istediğini söyledi. İki pozisyon üst üste Shved’e top kaybettirdi ve maçı Yunanistan kazandı. Burada sorumluluk alan Papanikolaou kadar oyuncusuna izin veren Trinchieri de alkışı aldı.

Maç sonu salonda işimiz 23:30 gibi bitti. Açız ve neredeyse her restoran kapalı. Bir dondurmacıda pizza buluyoruz. Moraller çok bozuk. Yemeğimizi yiyip odaya dönüyoruz. Çok yorucu bir gündü. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum bile.

Cuma boş gün. Biz sabahtan Milli Takım idmanına gidiyoruz. İdman başlamadan önce 25 dakika süren bir toplantı düzenliyor Bogdan Tanjeviç. İdmanda moraller yerinde değil. Dört kişi pick-and-roll çalışıyoruz, Yunanistan’ın oyun içinde çok kullandığı setlerden. İdman bitmeden salondan çıkıp, takımların kaldığı otele gidiyoruz. Canlı yayında Andrea Trinchieri’yle özel röportaj yapacağız. Trinchieri her zaman olduğu gibi çok sıcakkanlı. Sorularımıza rahat cevaplar veriyor. (Kaçıranlar http://www.ntvspor.net/video-galeri/spanoulis-oynayacak-mi- adresinden izleyebilir)

Röportaj sonunda Fotis Katsikaris ve Pistons Avrupa Scout’u Daniele Baiesi’yle uzun uzun sohbet ediyoruz. Katsikaris oyun kurucu pozisyonunun evrildiğini ve gerçek bir saha içi lideri bulmanın zorluğundan bahsediyor. Sohbet uzayınca Baiesi bir oyun icat ediyor. Kurallar şöyle:
- Eurobasket 2013’te forma giyen oyuncular içinde 10 kişilik bir kadro kuracaksın.
- Tony Parker, Nicolas Batum ve Marc Gasol’ü almak yasak.
- Devşirme almak yasak.
- Her takımdan en fazla bir oyuncu seçebilirsin.

Çok eğlenceli. Cevaplarınızı yazının altına yorum olarak ya da twitter üzerinden bekliyorum. Kurduğum kadroyu yarın açıklayacağım. Yarın görüşmek üzere!

* Bu yazı 7 Eylül 2013 tarihinde NTVSpor.net'te yayınlandı.

5 Eylül 2013 Perşembe

Eurobasket Notları: Üçüncü Gün



Slovenya’da üçüncü günüm ve turnuva başlıyor. Heyecan verici. Dün salonda gördüklerimizden sonra sabah kahvaltısını sağlam yapma kararı alıyoruz. Salon Koper’in merkezinde değil, organizasyonda dönem dönem aksilikler çıkıyor ve biz yaklaşık 12 saat salonda kalacağız. Aç kalma ihtimalimizi göz önünde bulundurup güne iyi kahvaltıyla başlıyoruz. Roksan geldiği için, canlı bağlantıları artık o aldı. Maçlara konsantre olabilirim. Kahvaltı sonrası odamda maçlara çalışırken televizyonda Eurobasket reklamları dikkatimi çekiyor. Özellikle Goran Dragiç’in alevler içinde büyük rakiplere karşı basketbol oynadığı reklam (http://www.youtube.com/watch?v=-VFVaBws2f4) çok popüler. Ne yalan söyleyeyim, bana Cem Yılmaz’ın AROG filminde Arif’in futbol sahnesini andırdı. Arif tabii ki Goran’dan daha iyi!

Üç maçın olduğu gün, salona neden çok erken gittiğimize gelince. Teknik olarak birçok test yapmak zorundayız. Uydu üzerinden giden hatların kontrolü, ISDN adı verilen hatların kontrolü, bize verilen kulaklık-mikrofonların çalışıp çalışmadığının kontrolü, internet ve canlı istatistik ekranı kontrolü… Bazen yeterli priz olmadığı için bile sorun yaşandığı oluyor. Bu yüzden erken gidip içimizi rahat ettirmekte fayda var. İki gündür gördüklerimiz, organizasyonun eksikleri olduğu yönünde ve biz yayını riske atamayız. Slovenler çok yardımsever, sorunları çözmek için uğraşıyorlar. Yine de garantici olmakta fayda var. Zaten ekibin başında Erkan abi varken, farklı olmasına da imkan yok.

Salona gittiğimizde Rusya idmanı var. Basına kapalı ve bu yüzden içeri giremiyoruz. Sonrasında aynı problemi İtalya idmanında da yaşıyoruz. Basına idman kapatma işi son dönemde çok popüler ve daha maçların başlamadığını düşünürsek, ilerleyen dönemde bu iş daha da artacak gibi.

Neyse, idmanlar ve testler bitiyor. Artık maç zamanı. Murat Kosova ve İhsan Bayülken anlatacak maçı, ben hemen arkalarındayım. Finlandiya taraftarı çok fazla. 100, 200, 300 derken neredeyse 1000 kişi vardı salonda. İşin ilginç yanı, çok tutkulu bir taraftar grubu var. Takımın lakabı “Wolfpack” yani kurt sürüsü. Bununla ilgili büyük bir pankart yapmışlar. Neredeyse herkeste forma var. Yüzünü boyayan bile gördüm. Turnuvanın hakkını vermiş Finlandiya. Bizden fazla gazeteci, bizden fazla taraftar… Onlar daha istekliler, bu kesin.

Maç istediğimiz gibi gitmiyor. Çok şey deniyoruz, 19 farklı beş sahada kalıyor, ancak sonuç alamıyoruz. Karşılaşma sonunda basın toplantısında antrenörümüz Bogdan Tanjeviç’e “Hücum stratejimiz neydi, neden işlemedi?” sorusunu yöneltiyorum. Finlandiya’nın iyi savunma yaptığını, bizim konsantrasyonumuzu maçın başında ayarlayamadığımızı ve hücumdaki akışkanlığımızı engellediğini söylüyor. Rakibe en baştan saygı duymamız gerektiğini, devre arasında anlayış değiştirerek Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda başarılı olunamayacağını söylüyor.

Finlandiya cephesi de çok mutlu. Teemu Ranniko “1997’den bu yana milli takımda oynuyorum. Kariyerimin en büyük galibiyeti” diyor maç için. Türkiye’nin iyi bir basketbol ülkesi olduğunu ve onları yenmek için en doğru zamanı yakaladıklarını belirtiyor. Koç Henrik Dettmann ise çok neşeli. Bir Fin gazeteci “Bu galibiyet Finlandiya tarihinin en önemli galibiyeti mi?” ve “Bu galibiyeti ilk maçta almak sizin için iyi bir şey mi, yoksa kötü mü?” sorularını soruyor peş peşe. Dettmann “Bakın, kariyerim boyunca tek bir şey öğrendim.” deyip susuyor bir süre. Salonda sessizlik. Sonra tamamlıyor: “Hiçbir galibiyet kötü olamaz. Hangi maçta olursa olsun, galibiyeti tercih ederim.”

Bizim tarafa dönünce, sorunlarımız olduğu açık. Takımın mevcut kadro yapısında “uzun beş” önemli bir hücum çeşitliliğini de beraberinde getiriyor. Oyun kurucunun yanında Hidayet Türkoğlu ve Emir Preldziç ile yarı saha hücumundaki yaratıcılık potansiyeli artıyor. Fakat sahada o potansiyeli hayata geçirmek için birkaç temelden yoksunuz. Örneğin saha içi yerleşimimiz kötü durumda. Bu rakip savunmaların yardım savunmasını daha rahat yapmasına sebep oluyor. Ayrıca oyun kurucu tercihimizdeki öncelik işin savunma kısmı olduğundan, topu taşıyan guard’ın yarı sahayı geçince direkt Hidayet’i bulmaya çalışması bize zaman kaybettiriyor. Bu iki faktör birleşince oyunu çok geç ve çoğu zaman çemberden çok uzak kurmak zorunda kalıyoruz. Sonuçta topu tutan oyuncu da bire bir zorlamak durumunda kalıyor. Avrupa basketbolunun üst düzey takımları içinde bire bir hücumlara bu kadar çok yer veren takım kalmadı. Kaldı ki Ömer Aşık, Kerem Gönlüm ve Semih Erden gibi devrilmesini bilen, Ersan İlyasova gibi perde sonrasında açılıp ceza şutunu kesebilen uzunlarımız var. Onları işin içine sokabilecek ikili oyunları deneyemedik. Üstüne üstlük Ender Arslan haricinde oyun kurucu pozisyonumuz Hidayet ve Emir’in üzerindeki bu yükü paylaşacak özelliklere sahip değil. Gruptaki direkt rakiplerimiz benzer problemleri Spanoulis-Zisis, Shved-Ponkrashov, Diener-Belinelli gibi formüllerle çözmüş durumda.

Tabii işleri sadece hücumdaki üretim sorununa bağlamak, resmin tamamını görmemize engel olabilir. Turnuvanın en iyi pota altı rotasyonlarından birine sahibiz, ancak Finlandiya gibi bir takıma 10 hücum ribaundu verip, bu kadar kısır skorlu bir maçta 10 ikinci şans sayısına sebep oluyoruz. Bu kadar fazla hücum ribaundu vermek, takımın temel hücum planını, “hızlı hücumları” da kısıtlıyor. Bu da ofansif anlamda Türkiye’yi daha tahmin edilebilir kılıyor.

Neyse, “yarın yeni bir gün” deyip Yunanistan maçına geçelim. Bu kez Murat abiden alıyorum mikrofonu. Andrea Trinchieri ilginç bir tercihle başlıyor maça. Vassilis Spanoulis oyun kurucu, yanında Mike Bramos var. Topa yön veren ikinci bir guard’la oynadığında daha verimli olan Spanoulis, şimdi yaratabilen tek isim. Bu Yunanistan’ın birkaç dakika sayı atamamasına sebep oluyor. Trinchieri hatasından vazgeçiyor ve Nikos Zisis’i oyuna alıyor. Yunanistan sonra bir kez daha arkasına bile bakmıyor… Farklı kazanıyorlar ama saha içinde bir sorun yaşanıyor. Kostas Papanikolaou kötü oynuyor ve üst üste hatalarının ardından kenara gelince sandalyesine vurup söyleniyor. Trinchieri önce görmezlikten geliyor, sonra yardımcısını gönderip Kostas’ı sakinleştiriyor. Birkaç dakika sonraki molada Papanikolaou’ya sarılıp hatalarını anlatıyor. Oyun koptuktan sonra, son yedi dakikada yeniden oyuna alıyor… Yıldız oyuncuyu idare etme dersi veriyor Trinchieri. Önce kafasına vurup, sonra havucu gösteriyor.

Yunanistan açısından rahat galibiyet oluyor. Gecenin esas maçına, İtalya-Rusya’ya geçmeden önce bir buçuk saatimiz var. Organizasyon tahmin ettiğimizden iyi çıktı. Basın mensupları için yemek servisi yaptılar, menüde spagetti ve tortellini vardı. Karnımızı doyurduktan sonra maça hazırlanırken İtalyan blog yazarı Emiliano Carchia yanımıza geliyor. Takım hakkında konuşuyoruz. Çok umutlu, özellikle Gigi Datome’nin kaptanlığa getirilmesinin takımı olumlu etkileyeceğinden bahsediyor. Trieste sınırına çok yakın olduğumuz için İtalyan taraftarı salonu doldurmuş durumda. 200 kadar Rus seyirci de tribünde, hatta bazen kontra yaparak seslerini duyuruyorlar ama nafile. Rusya, Slovenya deplasmanında İtalya ile oynuyor. Yine İhsan Bayülken ile mikrofondayız.

İtalya’nın temelleri belli. Marco Belinelli, Pietro Aradori ve Gigi Datome oksijensiz kalana kadar oynayacaklar. Travis Diener tempoyu kontrol edecek, ceza şutunu kesecek. Marco Cusin ve Alessandro Gentile de takıma enerji verip, oyunda tutacak. Ne yapabileceklerini de  ne istediklerini de iyi biliyorlar. Rusya’da aynı durum söz konusu değil. 26 farklı beşle oynadı Vasili Karasev ve hiçbirinden sonuç alamadı. Onları görünce “enseyi karartmamak lazım” diye düşünüyor insan. Rusya’yı yenebiliriz sanki…

Maç sonunda İtalyan televizyonunun yorumcusu Stefano Michelini ile Türkiye-İtalya maçını konuşuyoruz. Türkiye’nin savunmanın dengesini bozacak oyuncusunun olmadığını söylüyor. İtalya’nın yorgunluktan etkilenebileceğini, Türkiye’nin İtalya’ya karşı şansı olduğunu düşünüyor. O, bizim için bizden daha umutlu. İnşallah söyledikleri çıkar.

Gün sonunda kameramanımız Burak Mehmetefendioğlu görüntüleri merkeze gönderiyor ve salondan çıkışımız 23:30’u buluyor. Tahmin ettiğimiz gibi, tam 12 saat salonda kaldık. Dönüş için enerjimiz bitti, sahil yürüyüşü projemizi iptal ediyoruz. Hedef derin bir uyku. Akıllarda tek soru: İtalya maçı ne olacak?

* Bu yazı 5 Eylül 2013'te NTVSpor.net'te yayınlanmıştır.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Eurobasket Notları: İlk iki gün



Atatürk Havalimanı üzerinden Ljubjana’ya direkt uçuşla başladı Slovenya macerası. İlk gün genellikle teknik hazırlıklarla geçti. Canlı yayın yapmamızı sağlayacak 3G aletinin çalışması için iki farklı servis sağlayıcıdan toplam yedi internet paketi aldık. Ljubjana’nın en büyük alışveriş merkezi BTC City’yi gördük bu vesileyle. Kapalı tek bir alışveriş merkezi değil, bir alışveriş kasabası burası. İlginç bir tasarım olmuş. Şehrin tüm AVM’lerini bir yere toplamışlar. Yemekte Union Olimpija’nın Genel Menajeri Matevz Zupançiç ile birlikteydik. Bilindiği üzere Olimpija son yıllarda ciddi bir mali krizde. Son olarak transfer bütçesini iki milyon euro’dan bir milyon euro’ya düşürmüşler. Hatta Zupançiç bunu “Geçen yıl Avrupa’nın iki büyük kulübü bütçelerinde bir milyon euro’luk kesintiye gitti. CSKA Moskova 30’dan 29’a, biz de ikiden bire indirdik” şeklinde açıklamayı tercih ediyor. Kulübün durumunun daha iyiye gittiğini, özellikle borçları erittiklerini anlattı. Bu düşük bütçede neden NCAA’den yeni mezun çaylakları transfer etme yoluna gitmediklerini sordum. Çünkü (örneğin Karşıyaka’nın yıllardır yaptığı gibi) 80-100 bin dolar bütçeyle yetenekli çaylaklar transfer edilebilir ve bu oyunculardan verim alınabilir. Zupançiç “Adriyatik Ligi Yugoslav basketbolunun en saf halinin oynandığı lig. Amerikalı bir oyuncunun bu lige alışması diğerlerinden daha zor. Bir çaylağın Fransa’da ya da Belçika’da oynayıp Avrupa’ya geçiş yapması onun için de mantıklı olur. Buradaki taktik savaşına bir çaylak oyuncuyu atmak büyük risk ve bizim bu riski alacak paramız yok” şeklinde açıkladı. Hak vermemek elde değil.

Akşam Ljubjana’dan, otelimizin olduğu Portoroz’a gittik. Koper’de mücadele edecek tüm takımlar Portoroz’da kalıyor. Tam uyumak üzereyken Ömer Onan’ın basına kapalı gerçekleştirilen akşam idmanında sakatlandığı haberini aldık. Yerine Birkan Batuk davet edildi. İlk gün, ilk şanssızlık. Haftalardır “bu artık benim son Milli Takım turnuvam” diyen Ömer Onan’ın sakatlığı teknik açıdan takımı olumsuz etkilemesinin yanı sıra bu açıdan bakınca kendisi için de bir hayli üzücü oldu. Milli Takım’a bu şekilde mi veda edecek, yoksa bir turnuva daha oynayacak mı, bunu zaman gösterecek. Birkan tercihi koç Tanjeviç’in Sinan Güler’i ilk beşteki oyun kurucumuz olarak gördüğünün bir başka duyurusu gibi.

Slovenya’daki ikinci günümüze sabah idmanıyla başladık. Bonifika Arena beş bin kişilik ama boğucu atmosfer yaratmak için bire bir. Küçük şehirlere salonlar yapılırken buna benzer yapıların örnek alınması en büyük dileğim. Taraftar sahanın içinde ve direkt olarak oyuna etki etme şansları var. Slovenler çok yardımcı ama organizasyon sorunu yaşadıkları açık. Örneğin gazetecilere verilen bir “Event Guide” var. Bizim akreditasyon kartında “medya” yerine “resmi yayıncı” yazdığı için bize o kitapçıktan veremediklerini söylediler. Satın almak istediğimizde de henüz bunun için bir kasanın oluşturulmadığını ve satamayacaklarını ifade ettiler. Neyse ki bir Türk gönüllü, Yasin, orada insiyatif kullanıp bu kitabı bize verdi. Akreditasyon merkezine gitmek için salonun etrafından yürümek zorunda kalmamız, basın otoparkının hâlâ inşaat halinde olması ve çakıl taşlarından oluşması turnuvanın başlamasına bir gün kala hazırlıkların bitmediğini gösteriyordu. Neyse, olur o kadar. Neticede benzer durumları görmedik değil.

Milli Takım hafif bir şut idmanı yaptı. Antrenman eğlenceliydi, keyifler yerinde genel olarak. Ömer Onan Slovenya’da takımla kalma kararı vermiş. İnsani açıdan düşününce 49 gündür kampta olan birisinin, tedavisini İstanbul’da olup, maçları eşi ve çocuklarıyla izlemeyi tercih etmesi normal geliyor. Onan’ın bu yaptığı güzel bir fedakârlık bence. Spor Servisi programı için Ömer Onan ve Milli Takım doktoru Tahsin Beyzadeoğlu ile idman esnasında özel bir röportaj gerçekleştirdik.

Portoroz ile Koper arası yaklaşık 20 dakika. İdman sonrası otele döndük ve Bogdan Tanjeviç röportajı için hazırlıkları tamamladık. Burası Bodrum’u hatırlatıyor. Otellerin birçoğunda casino olması, sokakta limuzinlerle karşılaşma ihtimalinizi artırıyor. En büyük fark bu.

14/16 programı için Bogdan Tanjeviç ile özel bir röportaj gerçekleştirdik. Sinan Güler’i oyun kurucu oynatmasının nedeni olarak “Topa iyi baskı yaptığını ve atletizmini” gösterdi. Oyun kurma görevini de daha çok Hidayet Türkoğlu ve Emir Preldziç’e vereceğinin altını çizdi. Hücumu forvet pozisyonundan yaratacağız. Sinan’dan temel beklenti iyi savunma yapması, topu çabuk bir şekilde rakip yarı sahaya taşıması ve ceza şutlarında yüksek isabet yakalaması.

Tanjeviç ayrıca yıllardır söylediği “Turnuvaların kadrolarında 14 kişiye izin verilmeli” isteğini de bir kez daha savundu. “Ömer Onan bir gün sonra sakatlansaydı 11 kişi kalacaktık” argümanı yeteri kadar sağlam. Koç Yunanistan, İspanya ve Fransa’nın hemen arkasında Litvanya ve Türkiye’yi madalya adayları olarak görüyor. Slovenya’nın da ev sahibi avantajıyla iyi iş yapabileceğini söylüyor.

Tanjeviç röportajı bittikten sonra yeniden salonun yolunu tuttuk. Hedefimiz daha önce basına kapalı olduğu açıklanan Finlandiya idmanına bir şekilde sızmak. Finlandiya’nın basın sorumlusu içeri girmemize kesinlikle izin vermiyor. Kurallar gereği idmanın 10 dakikasını basına açmak zorunda olduklarını hatırlatıyorum, o zaman yumuşuyor ve idmanın son 10 dakikasını basına açıyor. Bundan faydalanan Finlandiya basını da (Evet, Finlandiya basını. Şaşırtıcı ama neredeyse Türkiye’den gelen basın mensuplarından daha fazla Finlandiyalı gazeteci var burada.) bundan faydalanıp içeri giriyor. Koç Dettmann’ın kimseye konuşmayacağı açıklanıyor önce. Biz konuşmak istediğimizi yineliyoruz ama sonuç yok. Tam hocanın yanına giderken, basın sorumlusu sonunda kameramanımız Burak Mehmetefendioğlu’na gidip antrenörün sadece bizimle konuşacağını söylüyor. Ben yayın kıyafetlerimle olduğum için diğerlerine oranla daha resmiyim. Dettmann kıyafetimi övüyor ve Finlandiya’dan gelen gazetecilere oranla işime daha çok saygı duyduğumu, bu yüzden bizimle röportaj yaptığını söylüyor. Anladığım kadarıyla Dettmann’ın yerel basınla başka sorunları var ve onlara laf atmak için bahane arıyor. Röportajda Tanjeviç’e ve Milli Takım’a çok saygı duyduğunu söylüyor Dettmann. “Maçın favorisi Türkiye, bizim yapabileceğimiz şeyler sınırlı.” diyor. Favori gösterilmemeyi sevip sevmediğini soruyorum, o da “sevsem de sevmesem de favori olamayız ki” diyerek durumu açıklıyor.

Röportaj esnasında Birkan Batuk geliyor. Slovenya’ya iniş yapmış ve şampiyonanın resmi fotoğraf çekimi için stüdyoya gitmek zorunda. Stüdyoya gitmek için de salona girmek durumundasınız. İdman devam ederken bir Türk oyuncunun içeri girmesi Finlandiya heyetinde bir rahatsızlık yaratıyor ve Birkan’ı salonun içinden geçiren görevliler uyarılıyor. Birkan çıkana kadar da idman durduruluyor.

Finlandiya idmanından çıkarken Yunan gazetecilerle karşılaşıyoruz. Sohbet ederken Fotis Katsikaris karşımıza çıkıyor. O da Yunan televizyonuna yorumculuk yapmak için gelmiş. Koç Katsikaris çok sıcakkanlı, röportaj teklifimizi kabul ediyor. Rusya Milli Takımı’nı neden bıraktığını sorunca “Çok konuşmak istemiyorum. Bazı prensiplerim var ve onların çiğnenmesine izin veremezdim. Bu yüzden tek çözüm istifa etmekti.” diyerek cevaplıyor. Turnuvadaki en büyük şampiyonluk adayının Fransa olduğunu söylüyor Katsikaris. Yunanistan ve İspanya’yı da es geçmiyor ama Fransa’nın çok aç olduğunu ve kazanmak için her şeyi yapacağını vurguluyor.

Röportaj sonrasında Katsikaris’le sohbetimiz devam ediyor. Konu genç oyunculardan açılınca Kenan Sipahi’den bahsediyor. Gençler şampiyonasını yakından takip etmiş. Kenan’ın özgüvenine hayran kaldığını, çok iyi bir lider olduğunu söylüyor. Zeljko Obradoviç’in onun için büyük şans olduğunun altını çiziyor. Fiziksel eksikliklerini kapattığında çok daha iyi olacağını belirtiyor.

Koper’de işimiz bittikten sonra Portoroz’a dönüyoruz. Güzel bir Meksika restoranı bulup yemek yiyoruz. Ekibin geri kalanı İhsan Bayülken, Roksan Kunter ve Murat Kosova, kaptanımız Erkan Arseven ile birlikte bugün geldi. İhsan Bayülken ile NTV’nin gece bültenine bir bağlantı yapıyoruz. Sonrasında gün bitiyor zaten. Yorucu günün ardından maçlar için dinlenme zamanı. İlk rakip Finlandiya…

* Bu yazı 4 Eylül 2013 tarihinde NTVSpor.net'te yayınlanmıştır.