16 Haziran 2014 Pazartesi

NBA'de de 'az çoktur'



NBA final serisinin hikâyesi belliydi. Bir tarafta havalı saçları, iddialı duruşuyla NBA’in en önemli figürlerinden Pat Riley’nin kurduğu Miami Heat’in çok forma sattıran, gösterişli süper yıldızları... Diğer tarafta basketbolu yakından takip edenlerin bile sokakta görse tanımayacağı RC Buford’un kurduğu, manşetlerden uzak Tim Duncan’ın etrafına yerleştirilmiş San Antonio Spurs bütününün parçaları...

Kazanan, tüm parçalarından anlamlı bir bütün oluşturmayı başaran San Antonio oldu. Üstelik 1999’dan bu yana ligin en iyi savunma takımlarından biri olarak gösterilen, zaman zaman sıkıcı olmakla eleştirilen, en son şampiyon olduğunda ABD tarihindeki en düşük reytingli NBA final serisini yaşatan Spurs; bu kez playoff’ta maç başına yaklaşık 107 sayı atarak, izlemesi en eğlenceli takım apoletini takarak başardı bunu. basketball-reference.com verilerine göre, modern NBA tarihinde ilk kez şampiyon olan bir takımda playoff’ta maç başına 20 sayı atan oyuncu yok. San Antonio’nun başarıya nasıl ulaştığını en iyi özetleyen istatistik bu.

Spurs, modern basketbolun geldiği en üst nokta. Antrenör Gregg Popovich, tıpkı ünlü mimar Ludwig Mies van der Rohe gibi sade bir yaklaşımla, detaylara önem vererek bu kusursuz hücum takımını yarattı. Rohe’nin ünlü “Az, çoktur” sözünü kanıtlarcasına, oyuncuların sayı ortalaması azaldıkça takım daha çok sayı atmaya başladı.

Peki bunu nasıl yaptı San Antonio? Takımca yardımlaşma, fedakârlık, paylaşım, güven ve zekâya dayalı bir basketbol oynadılar tüm sezon. Ayrıca mükemmel bir şut yüzdesi yakaladılar. Son 10 sezonda sekiz genel menajer, dokuz başantrenör çıkarmış Spurs organizasyonunda her şeyi tek adama bağlamak gerçekten uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu yüzden takımın ligin en iyi şut atan ekibi olmasında, yardımcı antrenör Chip Engelland’ın rolünü atlamamak gerekiyor. San Antonio’nun şutlardaki temel amacı “harika bir şut için iyi bir şuttan vazgeçmek.”

Bunu yapabilmek için de pas vermeyi tercih edecek, fedakâr oyunculara ihtiyacınız var. Spurs oyuncularının topu nasıl paylaştığının sayılarla açıklamak mümkün. NBA TV verilerine göre dördüncü maçta Miami toplamda 267 pas yaparken, San Antonio 380 pas yapmış. Sürekli topun dolaştığı, topsuz oyuncunun hareketlerine dayalı, en doğruyu aramak üzerine kurulu bir sistemi var Popovich takımının.

Bunu başarabilmek için doğru oyunculara ve saha içi liderine ihtiyacınız var. Spurs’ün lideri Tim Duncan, 1997’de takıma katıldığından bu yana takımın çehresini değiştiren bir süper yıldız. Bakmayın süper yıldız dendiğine, Duncan ile ilgili çok da “süper” bir şey yok. Onu Michael Jordan gibi havada asılı kalırken, Magic Johnson gibi sırtından pas verirken, Shaquille O’Neal gibi herkesi yıkıp geçerken ya da değişik danslar sergilerken göremezsiniz. Wilt Chamberlain gibi kaç kadınla birlikte olduğunu söylemez, saçlarını Allen Iverson gibi örmez, Kobe Bryant gibi takım arkadaşlarını eleştirmez. O kadar yetenekli olmasına karşın kariyerinde sadece bir kez 50 sayı barajını geçmesi, Duncan’ın kişisel şöhretini takım başarısı için feda ettiğinin en büyük göstergesi. Bugün Tim Duncan’ın aynı dönemin bir başka yıldızı Shaquille O’Neal’dan bir fazla şampiyonluğu var. Çıkardıkları gürültüye bakılırsa, inanması epey zor.

Duncan, San Antonio’nun pas oyununu tanımlayan tek oyuncu değil. Koç Popovich’in final serisinin üçüncü maçından sonra sahaya sürülen Boris Diaw, bir forvet olarak kusursuz saha görüşü ve oyun hissiyatıyla fark yaratan isimlerden biriydi. Geçen yaz Tony Parker ile birlikte Fransa Milli Takımı’nı Avrupa Şampiyonu yapan Diaw’ın, eski dostuyla bir de NBA şampiyonluğu yaşaması sürpriz değil. Topsuz oyunda sürekli hareket eden takım arkadaşlarını gören Diaw, San Antonio sistemini oluşturanlardan birisi.

Yine de pas odaklı bu yapının işlemesini sağlamak için rakibe karşı bir avantaj yakalamak durumunda San Antonio. Daha da basitleştirmek gerekirse, savunmanın dengesini bir şekilde bozması gerekiyor. Duncan ikili sıkıştırmaları eskisi kadar çok çeken bir hücum silahı olmadığından, iş topu elinde tutan kişiye, Tony Parker’a kalıyor. Parker’ın topla çembere giderken bire birde adam eksiltme yeteneği, rakip savunmaların özellikle içeride ona yardım getirmesine sebep oluyor. Bu da dışarıdaki şutörlerin boş kalması anlamına geliyor. Karar verme yeteneği üst düzey Parker, rakip defansın hamlesine göre ya kendi skorunu yaratıyor, ya da uzman şutörleri görüyor.

Benzer bir durum Manu Ginobili için de geçerli. Zaten onun için bu oyun tarzı yeni değil. 2004 Atina’da altın madalya kazanan unutulmaz Arjantin Milli Takımı’nın da temel değerleri Spurs’e benzer top paylaşımı, topsuz hareket ve yüksek tempoydu. Ginobili artık 36 yaşında fakat hâlâ oyunu çeşitlendiren önemli faktörlerden biri.

Oyun çeşitliliği San Antonio’nun bu sistemi işletebilmesi açısından çok önemli çünkü ellerinde LeBron James gibi her şeyi yapabilen bir yıldız yok. Bu yüzden Spurs, personel seçiminde görev tanımlarına göre uzmanlaşmış isimleri tercih etmek zorunda. Tony Parker’ın hücumda boş şutörleri görmesinden bahsetmiştik, işte o boş kalan şutörlerin köşelerden nasıl şut attığı, Spurs yönetiminin ne kadar doğru işler yaptığının bir göstergesi. nba.com verilerine göre sadece köşelerden atılan üçlüklerde Patty Mills yüzde 47, Marco Belinelli de yüzde 45 isabet oranı yakalamış durumda. En iyi bildiğiniz işi yapmanızı isteyen bir şirkette çalıştığınızı düşünün. Orada mutlu ve başarılı olmaz mıydınız?

Kawhi Leonard olurdu, oldu da. Spurs için takımın bir parçası olmak o kadar önemli ki ayıp olmayacağını bilse finalin en değerli oyuncusu ödülünü kabul etmeyecek Leonard. 22 yaşında, temel görevi rakibin ana silahını durdurmak ve hücumda kendisine yaratılan pozisyonları bitirmek olan bir forvet NBA tarihine MVP (En Değerli Oyuncu) ödülüyle geçti. Çünkü mutluydu ve üstüne düşen görevi kusursuz yerine getirdi. Nasıl mı? Finalde yüzde 61 saha içi, yüzde 58 üçlük isabetiyle 17.8 sayı-6.4 ribaund-iki asist-1.6 top çalma ve 1.2 blok ortalamaları tutturarak.

NBA tarihinin en çok şampiyon olan antrenörü Phil Jackson, Türkçeye henüz çevrilmeyen “Eleven Rings” kitabında en zor kazandığı şampiyonlukları, üst üste üçüncü yılda kazanılan şampiyonluklar olarak tanımlar. Takım içi ilişkilerin yıpranması, kazanma motivasyonunun azalması, başarıya nasıl ulaşıldığının unutulmasını önemli zorluklar olarak gösterir usta koç. Miami Heat’in final serisinde nasıl dağıldığına bakınca tecrübenin bir kez daha üstün geldiğini söylemek mümkün. Miami’nin süper yıldız etiketli oyuncuları, maçta geriye düştükleri her anda çözümü tek başına arama eğilimine gittiler. Sorumluluktan kaçmadıklarını göstermek adına bireysel denemelere gittiler. Finalin son maçında LeBron ilk çeyrekte 17 sayı atınca, ikinci periyotta yeni bir skorer çıkarma telaşına gitti Heat. Ginobili’nin oyuna girişi, 17-2’lik San Antonio serisini tetikledi. Bu noktada takım, James’i unuttu ve temel silahı üzerinden sadece iki kez hücum etti. Onlar da bireysel zorlamalarla atılmış iki isabetsiz şut.

San Antonio, NBA tarihinin en özel şampiyonluklarından birine imza attı fakat bu NBA düzenini değiştirmeyecek. Spot ışıkları hâlâ Miami’nin süper yıldızlarının üzerinde olacak, Pat Riley yine en büyük yıldızları Florida’ya getirecek ve Heat gelecek sene de şampiyonluk kovalayacak. San Antonio ise kendi doğrularından vazgeçmeyerek yeni kahramanlar yaratmayı sürdürecek.

* Bu yazı 16 Haziran 2014'te aljazeera.com.tr'de yayınlanmıştır.

17 Ekim 2013 Perşembe

Geri Dönüş



Bir sezonluk aradan sonra Galatasaray yeniden Euroleague’e döndü ve deplasmanda Montepaschi Siena’yı yenerek sezona görkemli bir giriş yaptı. Bu sezonki kadro yapısı göz önünde bulundurulduğu zaman Galatasaray’ın oynayacağı basketbol henüz tam kapasiteyle sahada değil. Nathan Jawai, Manuchar Markoishvili ve Furkan Aldemir’in yüzde yüz olmadığını da hesaba katarsak İtalya deplasmanında kazanmanın önemi birkaç kat daha artıyor.

Galatasaray’da roller çok keskin çizgilerle belirlenmiş. Karar vericiler, yani topu elinde tutup üretim sağlayacak oyuncular Carlos Arroyo ve Jamont Gordon. Bu ikilinin saha içinde bazı özgürlükleri var. Bilhassa Arroyo ikili oyunu iyi oynayabilen, kolay mental hata yapmayan, bire birde adam geçip bitirme becerisine sahip, eli sıcak bir oyuncu varsa bir şekilde onu bulan, top başkasının elindeyken sabit şutlarla cezayı kesebilen komple bir hücum silahı. Arroyo, topla oynayan diğer isim, Jamont Gordon dahil takımdaki herkese liderliğini kabul ettirmiş durumda. Gordon bazen düzen dışına çıkıp kötü tercihlerde bulunabiliyor, ancak onun da dribling odaklı oynaması Galatasaray’ın top kayıplarını azaltıyor. Bu da savunmada dengesiz yakalanmamak adına önemli. Bu ikilinin iyi oyununa takım halinde bulunan yüksek şut yüzdesi de eklenince Galatasaray zorlama hücumlardan kurtuldu ve maç boyunca sadece üç top kaybetti.

Esasında Siena ilk maç için Galatasaray’ı iyi çalışmış ve bu iki karar vericiye baskı yaparak, rakibini düzenden çıkarmayı tercih etmiş. Ataman’ın baskıya iyi hazırlandığı ortada, çünkü doğru saha içi yerleşimiyle birçok boş şut buldu Galatasaray. 12/22 üçlük kâğıt üzerinde abartılı görünebilir, ancak bu Siena’nın ikili sıkıştırmalarda yeteri kadar agresif olmamasının ve Galatasaray’ın bu taktiğe karşı hazır olmasının doğal sonucu. Ve tabii ki Carlos Arroyo’nun…

Yalnız Galatasaray’ın önünde uzun bir sezon var ve Carlos Arroyo’ya bu kadar bağımlı olmak Euroleague’de bazı sorunlar yaratabilir. Geçen sezon Eurocup’taki UNICS Kazan maçı hâlâ hafızalarda. Hücumda çeşitlilik yaratmak gerekiyor ve bu açıdan Nathan Jawai’nin hazır hale gelmesi takım için önemli. Jawai yaklaşık 130 kiloluk cüssesiyle bire birde durdurulması zor bir pivot ve doğru yerde top aldığında iyi bir çember bitiricisi. Üstüne üstlük Jawai’nin sahada olması, Galatasaray’ın sadece boyalı alan üretimini artırmayacak. Jawai, doğru saha içi yerleşimiyle takımdaki keskin şutörlerin daha yüksek yüzdeyle oynamasını sağlayacaktır. Tabii her maç %55 üçlük performansı sergilemek kolay değil, ancak Galatasaray’ın çok iyi üçlük atacağı maç sayısı az olmayacaktır. Bu noktada Jawai’nin Zoran Erceg ile birlikte transfer edilmesi, Ergin Ataman’ın “hücuma çeşitlilik katma” ve “üç sayı tehdidini hücum planı içinde önemli bir yere koyma” tercihlerinin sağlaması gibi. Ayrıca Jawai, iyi de bir ikili oyun bitiricisi. Yani sahada olduğu zaman oyunun temposunu düşürmek zorunda değilsiniz.

Yine de, Jawai tam performansla oynamaya başlasa bile Galatasaray’ın saha içinde topla yaratacak en az bir ismi daha bulması gerekiyor. Bunu yapabilmek için Manuchar Markoishvili’nin geçen seneki rolünün biraz daha geliştirilmesi düşünülebilir. Cantu’dan da hatırlanabileceği üzere Markoishvili iyi bir pick-and-roll oyuncusu. İkili oyunları genellikle şutla bitirmek için oynasa da, doğru karar verebilen biri olarak doğru yerleşimle takım arkadaşlarına da pozisyon hazırlayabilir. Markoishvili’nin yanında Ender Arslan, sınırlı sürelerde de olsa bu ikilinin üzerindeki yükü alabilir.

Savunmaya gelince… Ergin Ataman takımlarının genellikle riskli savunma hamleleri yoktur. Bir Ataman takımı olarak Galatasaray’ın topa baskıyı da, ikili sıkıştırmaları da çok yaptığı görülmez. Siena karşısında da durum farklı değildi. Savunmadaki esas plan, Siena’nın keskin şutörlerinin işlerini zorlaştırmaktı. Bu plan doğrultusunda Ataman topu savunan oyuncuya yardım getirmeyi tercih etmedi. Tek isteği rakip şutörlerin karşısında kalmak ve kullanacakları şutları zorlaştırmaktı. Nitekim işe de yaradı ve Euroleague tecrübesi az olan Siena şutörleri, dribling üzerinden çok şut denemek zorunda kaldı. Tabii bu planın götürüsü bire birde geçildikten sonra rakibin çembere kolay gitmesiydi ki, 10/11 ikilik atan Daniel Hackett’ın 26 sayısı bu riskin cezalandırılmasıydı. Bunun yanında takımda geçen sezonki Boniface N’Dong gibi bir çember koruyucusu olmaması bu turnikeleri kolaylaştırdı.

Galatasaray’ın gerçek oyun planını sahaya yansıtması için önünde uzun bir süre var. Jawai, Markoishvili ve Furkan’ın tam olarak sağlığına kavuşmasıyla Ataman’ın kafasındakilerin sahaya yansıması daha kolay olacaktır. Galatasaray bu grupta Olimpiakos ile ilk ikinin doğal favorisi ama kurdukları yapı itibarıyla Joan Plaza’nın Unicaja Malaga’sı ve Svetislav Peşiç’in Bayern Münih’i çok ters takımlar. Bu yüzden zamanı iyi kullanmak ve geçiş döneminde çok hasar almamak Galatasaray adına önemli.

Son olarak Galatasaray’ın aşması gereken önemli sorunlardan biri de hafta içi ve hafta sonu farklı rotasyonlarla oynaması olacak. Türk pasaportlu Erwin Dudley’nin 19 dakikası da eklendiğinde Galatasaray yerli oyunculara 45 dakika vermiş. Ligde iki oyuncuyu sürekli oturtmak zorunda olmanın yanı sıra, 80 dakikayı Türk pasaportlu oyuncularla geçme zorunluluğu, Galatasaray teknik ekibinin çözmesi gereken noktalardan biri. TOP 16’yla birlikte 24 Euroleague maçının olduğu düşünülürse Galatasaray’ın oyun planını keskinleştirmek için bu rotasyon sorunu önemli bir engel.

* Bu yazı 17 Ekim 2013'te NTVSpor.net'te yayınlanmıştır.

12 Eylül 2013 Perşembe

Bir Tanjeviç Eleştirisi



Avrupa Basketbol Şampiyonası’nın 2013 versiyonunda yaşadığımız hayal kırıklığı birçok kişinin canını yaktı. Slovenya’da, turnuvanın ikinci turu başlamadan sürekli teselli edilmek bu yaranın iyileşmesine yardımcı olmuyor. Peki biz nerede yanlış yaptık? Başarılı olurken neyi doğru yapmıştık? Ya da gelecekte ne yapabiliriz? Bu sorular günlerdir herkesin kafasında. Cevabı tek değil. Herkesin kendine göre doğruları var. Bu pencereden bakınca şöyle görünüyor:

Bogdan Tanjeviç’in kariyerini konuşmaya gerek yok. Belki ilişkimiz yıprandığı için onun ne kadar saygın bir isim olduğunu unutabiliyoruz, fakat eski Yugoslavya topraklarına girildiğinde önünde ceket iliklenen bir isim “Boşa” Tanjeviç. Yetenekli oyuncuların saha içinde özgür kalması gerektiğine inanan, ikili oyunların bire bir basketbolu öldürdüğünü düşünen, uzun boylu-uzun kollu-atletik olmak gibi fiziki avantajları kullanarak eşleşme zorluğu yaratmayı seven, maç öncesi rakip analizine inanmayan, savunmada tuzaklar kurarak dehasını gösteren ve hücumda seçimleri oyuncularına bırakan bir antrenör. Rusya’ya kaybettiğimiz gün, koçun basketboldaki 51. senesi dolmuştu.

Tanjeviç 1979’da Euroleague şampiyonluğu kazanırken de, 1996’da Aydın Örs’ün Efes’ine Koraç Kupası finalinde kaybederken de, 2008’de Fenerbahçe Ülker ile lig şampiyonluğu yaşarken de aynı felsefeyi uyguladı. Semih Erden’den 4, Ersan İlyasova ve Kerem Gönlüm’den 3, Cenk Akyol’dan 1 yaratmak gibi çılgın fikirleri vardı. Cem Dinç de, Cevher Özer de, Fatih Solak da, İzzet Türkyılmaz da, Valentin Pastal da bu inanca uyan basketbolcular olduklarından milli takımda kendilerine yer buldular dönem dönem.

Ancak artık basketbol değişti. Evet, Tanjeviç antrenörlük kariyeri boyunca Mirza Delibaşiç’ten Gregor Fucka’ya, Dejan Bodiroga’dan Carlton Myers’a kadar önemli yıldızlarla çalıştı ve onları verimli bir şekilde kullanmayı başardı. Fakat artık bu derecede fark yaratabilecek yetenekler Avrupa basketbolunda değil. Aktif NBA oyuncuları arasında yolu Avrupa’dan geçerek NBA’e giden 60 oyuncu var. 60 oyuncu! Bu pastanın kremasının NBA tarafından yendiğini gösteriyor.

Avrupa’dan NBA’e bu kadar fazla göç olması eski kıta basketbolunu değişime zorladı. En basitinden takımlar yıldız odaklı olmaktan çıktı, antrenörlerin kontrolüne girdi ve rakip analizleri eskisinden çok daha önemli hale geldi. Bunun yanında bire birde adam geçecek yetenekli oyuncuların azalması adam eksiltmek adına ikili oyunların temel strateji olarak görülmesine sebep oldu. Yaklaşık 15-20 yıllık bu süreç dahilinde basketbolcuların gelişimi de değişim gösterdi. Örneğin ikili oyun temelli basketbolda Vlade Divac, Arvydas Sabonis, Zeljko Rebraça gibi oynayan pivot sayısı iyice azaldı. Nikola Pekoviç, Nenad Krstiç gibi o tarz oynamaya en yakınlar da NBA tarafından kapılıyor zaten. Bu yüzden modern Avrupa basketbolunda yetişen uzunlardan öncelikli olarak istenen şeyler iyi perdeleme yapabilmek ve perdeleme sonrasında çembere gidip pozisyonu bitirebilmek. (Kaldı ki NBA onlara da el attı. Boyunuz 2.10’un üzerindeyse ve sadece bu iki işi iyi yapabiliyorsanız NBA’de sekiz haneli kontrat almanız işten bile değil.)

İşte bizim uzunlarımız da bu tedrisattan geçen uzunlar. Ömer Aşık, Semih Erden, Kerem Gönlüm üçlüsü bu işi çok iyi yapabiliyor. Ersan İlyasova daha şutör olduğundan, ikili oyunları uzak mesafeden şutuyla bitirebiliyor. Çocukluk günlerinden bu yana bu isimlerden Tanjeviç’in kafasındaki basketbolu oynamaları istenmedi. Haliyle, gelişimleri tamamlanmış basketbolculardan farklı şeyler talep edilmesi, parke üzerindeki konfor alanlarından uzaklaşmalarına, dolayısıyla sisteme inançlarını sorgulamalarına yol açtı. Kafasında sistemi sorgulayan sporcunun konsantrasyon eksikliği, ekstra efor sarf etmesine engel oldu. Uzunca süre Milli Takım’ı takip eden biri olarak söyleyebilirim ki, bizim Slovenya’da yaşadıklarımızın temeli buna dayanıyordu. Evet, kadromuzdaki isimler daha çok mücadele edebilirlerdi. Ancak bunun bizi bir yere götüreceğine inanmıyorlardı. Bu noktada takımın fazla yaşlı/tecrübeli isimlerden oluşması da ciddi bir sorundu. Çok genç bir-iki oyuncunun kadroda olsaydı o heyecan diğerlerine yansıyanbilirdi. Ancak olmadı ve “hava” kayboldu. İsveç’in Ludvig Hakanson’undan Finlandiya’nın Sasu Salin’ine, turnuvadaki hemen hemen tüm takımlarda bu tip heyecanı yaşatacak en az bir oyuncu var.

Kaldı ki konfor ortamından uzaklaştırılan tek oyuncular, uzunlar değil. Sinan Güler gibi kariyeri boyunca topu sadece açık alanda bitirmek için kullanmış bir kısaya top getirme görevinin verilmesi, en iyi yaptığı iş perdeden çıkıp şut atmak olan Serhat Çetin’in dripling üzerinden yaratmak zorunda kalması, Hidayet Türkoğlu’nun topu herhangi bir yerde alıp dört sabit adam izlerken topu çembere atmak zorunda kalması gibi herkes için acı verici deneyimler yaşadık. Sahaya iyi yerleşemediğimiz için, Koç Tanjeviç’in kafasındaki stratejiyi iyi şekilde yansıtmakta zorlandık. Rakip hazırlığına da gereken önemi vermediğimizden, kaliteli yardım savunmalarını bire birde delmekte çok zorlandık. Kısacası, oynadığımız basketbol biraz demode kaldı.

Peki 2010’da nasıl başarılı olduk? Öncelikle 2010 kadrosuyla şimdiki kadro arasında bazı temel farklılıkların olduğunu kabul etmek gerek. O kadroda –şimdi eksikliğini hissettiğimiz– saha içi yerleşimini oyun kurucu pozisyonundan düzenleyebilecek Kerem Tunçeri gibi bir isim vardı.  Evet, Kerem Tunçeri verimli olmak için topa ihtiyaç duyan bir isim. Set tempolarının çok yükseldiği günümüz basketbolunda bazen topun elinde çok kaldığından şikayet edebilirsiniz ama en azından saha içinde kimin nerede duracağını iyi ayarlayabilen, ters eşleşmeyi gördüğü zaman uygulayabilen bir oyun kurucu.

2010 ile 2013 arasındaki farklardan biri de kenar yönetim. 2010’da Bogdan Tanjeviç ile tartışan, yeri geldiğinde ondan izinsiz sahaya oyuncu itebilecek kadar koçla inatlaşan bir yardımcı antrenör, Orhun Ene vardı kenarda. Bu turnuvada yardımcı antrenörlerimiz maç içi hamlelerde koça o kadar fazla müdahale etmediler. Bunda hem Nihat İziç’in hem de Ertuğrul Erdoğan’ın Bogdan Tanjeviç’le uzun yıllar çalışmalarının ve onu iyi tanımalarının etken olduğu düşünülebilir. Tanjeviç’e yapılacak itirazın bir şey değiştirmeyeceğine inanmış ve bu yüzden bir şeyin değişmeyeceğini düşünmüş olabilirler.

Başarılı olduğumuz 2010 ile başarısız olduğumuz 2013 arasındaki farklılıkları sayarken diğer faktörleri de unutmamak lazım. Ömer Onan’ın son dakikadaki sakatlığı savunma potansiyelimizin düşmesine sebep oldu. Hidayet Türkoğlu’nun bireysel formunun o dönem çok daha yukarıda olması ve taraftarın getirdiği enerjinin hem maç konsantrasyonuna hem de savunma direncine olumlu yansıması gibi durumlar 2010 ile 2013 arasındaki farklardı. Evet, o dönem oynadığımız basketbol da Tanjeviç’in sistemiydi, ancak üç ana başlıkta toplanan bu faktörler Türkiye’nin “kaos basketbolu” oynayıp sonuca gitmesini sağladı.

Neticede 2013 yılında başarısız olduk ve bu anlayışın bizi ilerleyen yıllarda başarılı yapma ihtimali düşük görünüyor. Şimdi yeni bir yapılanmaya ihtiyacımız olduğu açık. Peki bu yapılanmayı neye göre düzenlemek gerek? İşte esas soru burada. Türk basketbolunda, eğer çok büyük sakatlıklar ya da sürprizler yaşamazlarsa önümüzdeki 10 yıl boyunca görev yapacak oyuncular belli. İlk beş yıl 86-87 jenerasyonunun sırtında devam edeceğiz, sonrasında ara yıllardaki birkaç oyuncumuzu ekleyerek 95-96 jenerasyonu temelli bir yapıyla devam edeceğiz. Yani elimizde savunma temelli basketbolu oynayan uzunlar (Ömer Aşık, Semih Erden, Ersan İlyasova, Furkan Aldemir, Emircan Koşut vs. vs.) ve topa yön veren, oyun bilgisi yüksek iyi kısalarımız (Kenan Sipahi, Cedi Osman, Okben Ulubay, Tolga Geçim, Berk Uğurlu vs. vs. ) var.

Bunların etrafına koyabileceğimiz, konularında uzman görev adamlarımız (Göksenin Köksal, Serhat Çetin, Cenk Akyol, Oğulcan Baykan vs. vs.) var.

Velhasıl-ı kelam, yetenek havuzumuz çok geniş ve modern basketbolu oynamaya uygun isimler mevcut. Uzun vadede yapılanmayı sağlayacak, inandığı basketbol sisteminin elimizdeki yeteneklere ters düşmeyeceği bir isimle yola devam edilmeli. Bunun yanında ligde iyi performans gösteren oyuncular için bir ya da iki kişilik yer açılmalı ki en azından milli formanın değeri artsın ve rekabet ortamı sürekli kılınsın.

Bogdan Tanjeviç’in istifası iyi bir fırsat olarak görülmeli, ancak yeni antrenörü bulmak için yeni turnuva beklenmemeli. Onun oyuncu havuzunu iyi tanıması, Türk Milli Takımı’na yön vermesi ve Türk basketboluna hakim olması adına yeterli zamanı bulması sağlanmalı. Bunu yapmak bizim için hiç de zor değil.

* Bu yazı 12 Eylül 2013'te NTVSpor.net'te yayınlanmıştır.

7 Eylül 2013 Cumartesi

Eurobasket notları: 4. ve 5. gün



Slovenya’daki dördüncü gün, tedirginlikle başladı. Nasıl olmayalım ki? Bir gün önce Finlandiya’ya kaybedişimizi izleyip, ardından İtalya’nın arzulu ve savaşçı oyunumuzu görünce ayaklarımız geri geri gitmeye başladı. Sabah iyi bir kahvaltının ardından odaya gidip günün maçlarına çalıştım. Slovenya saatiyle 10:15’te Spor Servisi, 13:15’te 14/16 için bağlantıları yaptık ve salonun yolunu tuttuk. Umut yok, keyif yok. Salona girdiğimiz andan itibaren diğer ülkelerden tüm gazeteciler takımdaki durumun ne olduğunu soruyor. Herkes bir şekilde bizi teselli etmeye çalışıyor. Çoğu arkadaşlarımız, kötü niyetle bir şey söyleyen yok ancak epey sinir bozucu bir durum.

Gün Finlandiya-İsveç maçıyla başladı. Finlandiya kendi değerlerini yaratmış bir takım. Henrik Dettman görev tanımları net, sisteme ve birbirlerine inanmış oyunculardan oluşuyor. Belki hiç kupa kazanamayacaklar, belki madalyaları bile olmayacak ama turnuvanın sonunda mutlu bir şekilde evlerine dönecekler. İsveç’e karşı da birlikte oynamanın getirdiği güvenle rahat kazandılar. İkide iki yapmaları hâlâ ikinci tura çıktıkları anlamına gelmez, ancak İtalya karşısında kolay teslim olmayacakları da bir gerçek.

İkinci maç bizim. İtalya karşılaşması öncesi ilk beşte nasıl bir değişiklik olacağını merak ediyoruz. Gelen haber Kerem Gönlüm’ün ilk beşe yerleşeceği, kısa pozisyonunda bir değişiklik olmayacağı yönünde. Sinan Güler’in bu düzende oyun kurucu oynatılması takıma da Sinan’a da zarar veriyor. Simone Pianigiani bunun farkına varmış ve Andrea Cinciarini’yi ilk beş oyun kurucusu olarak sahaya sürmüş. Cinciarini Sinan’a tam saha baskıyla başladı. Sonuç da aldılar, ilk dört pozisyonun üçünde top kaybettik, ikisi Sinan’ın. O pozisyonların biri de şu şekilde oluştu: Cinciarini baskısını sürdürürken, yarı sahayı geçer geçmez ikili sıkıştırma geldi ve onu köşeye sıkıştırdılar. Burada driplingi kesti ve bir top daha kaybetti. 30 yaşında ilk kez konvansiyonel oyun kurucu olarak görev yapan Güler’in karşısında elit savunmacılar ve üst düzey yardım savunmalarına karşı bu görevi kaldırması mümkün değil. Yanında guard özellikli bir başka oyuncu da olmayınca Sinan’ı tamamen ateşe atmış oluyoruz. Biz Dünya Şampiyonası’nda gümüş madalya alırken, ortalama 15 dakika süre alıp takımın önemli parçalarından biri haline gelen Sinan Güler, oyun kurucu pozisyonundan hiç dakika almamıştı.

Üstüne üstlük Türkiye’nin 12 kişilik kadrosunun uzunları, ikili oyunları oynamaya müsait. Ömer Aşık, Kerem Gönlüm ve Semih Erden gibi iyi devrilen; Ersan İlyasova gibi perde sonrasında dış şut tehdidi olan uzun rotasyonuyla ikili oyun oynamamak, sahadakilerin verimini tamamen düşürüyor. Tabii ki Kerem Tunçeri veya Tutku Açık olsaydı hücumun daha iyi işlemesi beklenebilirdi ama artık kadro seçimine dönmek anlamsız. Mevcut şartlarda pick-and-roll oyununda topa yön veren en iyi iki kişiyi; Ender Arslan ve Emir Preldziç’i mümkün olduğunca sahada tutup yapıyı ona göre ayarlamamız daha verimli oynamamızı sağlayabilir.

Teknik ve taktik anlamda fikir üretilebilecek birçok nokta var tabii ki. Ancak Pietro Aradori’den bir çeyrekte 17 sayı yemenin bir açıklaması da yok. Aradori’ye kızıp sert faul yapan birinin bile çıkmaması, İtalya’dan sakin bir şekilde fark yememiz üzerinde düşünülmesi gereken konular.

Basın toplantısına girdik. Simone Pianigiani beni görünce selam verdi ve biraz sohbet ettik. Sonra basın toplantısı masasına geçerken mikrofonların önünden bana “Unutma, ben her zaman Fenerbahçe taraftarı olarak kalacağım.” dedi. Türk basınını bulmuşken, fırsatı kaçırmak istemedi herhalde. Bogdan Tanjeviç “Sorunun ne olduğunu bilmiyorum. Muhtemelen benim yüzümden. Ancak iyi oynamıyoruz. Bundan sonra daha iyi oynayacağımıza söz veriyorum” dedi. Daha çok ikili oyun izledik bu maçta. İlerleyen maçlarda benzerini yapıp yapmayacağımızı sordum. “Hayır, yeteri kadar ikili oyun oynuyoruz” dedi. Sinan Güler’e “Kariyerin boyunca iki numarada oynadın ama iki senedir Milli Takım’da oyun kurucu pozisyonundasın. Kendini rahat hissediyor musun?” sorusunu sordum. Cevabı “Bu sorunun sorulmaması gerekiyordu. Ben altyapılarda oyun kurucu oynardım. Kolejde de combo guard olarak görev yaptım. Şimdi bana verilen görev bu ve elimden geleni yapıyorum. Daha iyi performans göstermem gerekirdi” oldu.

Basın toplantısı bitti. Yunanistan-Rusya maçı öncesi yemek için basın kısmına geçiyoruz. Menüdeki her şey domuz eti içerdiğinden, aç kalıyorum. Yunanistan-Rusya maçına kadar Rus gazetecilerle sohbet ediyoruz. Takımda büyük değişikliklerin olacağını ve bugün İtalya’yı yenebileceklerini söylüyorlar. Maç başladığında haklı çıkıyorlar. Vasili Karasev bugün tam saha baskıya dönmüş. Rusya çok daha istekli ve Yunanistan karşısında öndeler. Fakat kenardan gelen Stratos Perperoglou ve Kostas Kaimakoglou sayesinde oyunun kontrolü hep Yunan takımında kalıyor. Bu noktada, ikinci yarının hemen başında Alexsey Shved beş dakika kenarda oturuyor ve oyun çözülüyor. Son çeyreğe girerken fark 20’ye dayandı. Yunanistan maçın bittiğini düşünürken, Sloukas-Zisis-Papanikolaou-Fotsis ve Mavrokefalidis gibi pek bir arada oynamayan isimler yan yanayken Rusya hareketlendi. Shved son çeyrekte 15 sayı attı. Andrea Trinchieri o esnada Bramos’u alıp Shved’i durdurmayı düşünüyordu. Bramos değişiklik sandalyesinde otururken Papanikolaou kenara gitti ve Shved’i kendisinin tutmak istediğini söyledi. İki pozisyon üst üste Shved’e top kaybettirdi ve maçı Yunanistan kazandı. Burada sorumluluk alan Papanikolaou kadar oyuncusuna izin veren Trinchieri de alkışı aldı.

Maç sonu salonda işimiz 23:30 gibi bitti. Açız ve neredeyse her restoran kapalı. Bir dondurmacıda pizza buluyoruz. Moraller çok bozuk. Yemeğimizi yiyip odaya dönüyoruz. Çok yorucu bir gündü. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum bile.

Cuma boş gün. Biz sabahtan Milli Takım idmanına gidiyoruz. İdman başlamadan önce 25 dakika süren bir toplantı düzenliyor Bogdan Tanjeviç. İdmanda moraller yerinde değil. Dört kişi pick-and-roll çalışıyoruz, Yunanistan’ın oyun içinde çok kullandığı setlerden. İdman bitmeden salondan çıkıp, takımların kaldığı otele gidiyoruz. Canlı yayında Andrea Trinchieri’yle özel röportaj yapacağız. Trinchieri her zaman olduğu gibi çok sıcakkanlı. Sorularımıza rahat cevaplar veriyor. (Kaçıranlar http://www.ntvspor.net/video-galeri/spanoulis-oynayacak-mi- adresinden izleyebilir)

Röportaj sonunda Fotis Katsikaris ve Pistons Avrupa Scout’u Daniele Baiesi’yle uzun uzun sohbet ediyoruz. Katsikaris oyun kurucu pozisyonunun evrildiğini ve gerçek bir saha içi lideri bulmanın zorluğundan bahsediyor. Sohbet uzayınca Baiesi bir oyun icat ediyor. Kurallar şöyle:
- Eurobasket 2013’te forma giyen oyuncular içinde 10 kişilik bir kadro kuracaksın.
- Tony Parker, Nicolas Batum ve Marc Gasol’ü almak yasak.
- Devşirme almak yasak.
- Her takımdan en fazla bir oyuncu seçebilirsin.

Çok eğlenceli. Cevaplarınızı yazının altına yorum olarak ya da twitter üzerinden bekliyorum. Kurduğum kadroyu yarın açıklayacağım. Yarın görüşmek üzere!

* Bu yazı 7 Eylül 2013 tarihinde NTVSpor.net'te yayınlandı.

5 Eylül 2013 Perşembe

Eurobasket Notları: Üçüncü Gün



Slovenya’da üçüncü günüm ve turnuva başlıyor. Heyecan verici. Dün salonda gördüklerimizden sonra sabah kahvaltısını sağlam yapma kararı alıyoruz. Salon Koper’in merkezinde değil, organizasyonda dönem dönem aksilikler çıkıyor ve biz yaklaşık 12 saat salonda kalacağız. Aç kalma ihtimalimizi göz önünde bulundurup güne iyi kahvaltıyla başlıyoruz. Roksan geldiği için, canlı bağlantıları artık o aldı. Maçlara konsantre olabilirim. Kahvaltı sonrası odamda maçlara çalışırken televizyonda Eurobasket reklamları dikkatimi çekiyor. Özellikle Goran Dragiç’in alevler içinde büyük rakiplere karşı basketbol oynadığı reklam (http://www.youtube.com/watch?v=-VFVaBws2f4) çok popüler. Ne yalan söyleyeyim, bana Cem Yılmaz’ın AROG filminde Arif’in futbol sahnesini andırdı. Arif tabii ki Goran’dan daha iyi!

Üç maçın olduğu gün, salona neden çok erken gittiğimize gelince. Teknik olarak birçok test yapmak zorundayız. Uydu üzerinden giden hatların kontrolü, ISDN adı verilen hatların kontrolü, bize verilen kulaklık-mikrofonların çalışıp çalışmadığının kontrolü, internet ve canlı istatistik ekranı kontrolü… Bazen yeterli priz olmadığı için bile sorun yaşandığı oluyor. Bu yüzden erken gidip içimizi rahat ettirmekte fayda var. İki gündür gördüklerimiz, organizasyonun eksikleri olduğu yönünde ve biz yayını riske atamayız. Slovenler çok yardımsever, sorunları çözmek için uğraşıyorlar. Yine de garantici olmakta fayda var. Zaten ekibin başında Erkan abi varken, farklı olmasına da imkan yok.

Salona gittiğimizde Rusya idmanı var. Basına kapalı ve bu yüzden içeri giremiyoruz. Sonrasında aynı problemi İtalya idmanında da yaşıyoruz. Basına idman kapatma işi son dönemde çok popüler ve daha maçların başlamadığını düşünürsek, ilerleyen dönemde bu iş daha da artacak gibi.

Neyse, idmanlar ve testler bitiyor. Artık maç zamanı. Murat Kosova ve İhsan Bayülken anlatacak maçı, ben hemen arkalarındayım. Finlandiya taraftarı çok fazla. 100, 200, 300 derken neredeyse 1000 kişi vardı salonda. İşin ilginç yanı, çok tutkulu bir taraftar grubu var. Takımın lakabı “Wolfpack” yani kurt sürüsü. Bununla ilgili büyük bir pankart yapmışlar. Neredeyse herkeste forma var. Yüzünü boyayan bile gördüm. Turnuvanın hakkını vermiş Finlandiya. Bizden fazla gazeteci, bizden fazla taraftar… Onlar daha istekliler, bu kesin.

Maç istediğimiz gibi gitmiyor. Çok şey deniyoruz, 19 farklı beş sahada kalıyor, ancak sonuç alamıyoruz. Karşılaşma sonunda basın toplantısında antrenörümüz Bogdan Tanjeviç’e “Hücum stratejimiz neydi, neden işlemedi?” sorusunu yöneltiyorum. Finlandiya’nın iyi savunma yaptığını, bizim konsantrasyonumuzu maçın başında ayarlayamadığımızı ve hücumdaki akışkanlığımızı engellediğini söylüyor. Rakibe en baştan saygı duymamız gerektiğini, devre arasında anlayış değiştirerek Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda başarılı olunamayacağını söylüyor.

Finlandiya cephesi de çok mutlu. Teemu Ranniko “1997’den bu yana milli takımda oynuyorum. Kariyerimin en büyük galibiyeti” diyor maç için. Türkiye’nin iyi bir basketbol ülkesi olduğunu ve onları yenmek için en doğru zamanı yakaladıklarını belirtiyor. Koç Henrik Dettmann ise çok neşeli. Bir Fin gazeteci “Bu galibiyet Finlandiya tarihinin en önemli galibiyeti mi?” ve “Bu galibiyeti ilk maçta almak sizin için iyi bir şey mi, yoksa kötü mü?” sorularını soruyor peş peşe. Dettmann “Bakın, kariyerim boyunca tek bir şey öğrendim.” deyip susuyor bir süre. Salonda sessizlik. Sonra tamamlıyor: “Hiçbir galibiyet kötü olamaz. Hangi maçta olursa olsun, galibiyeti tercih ederim.”

Bizim tarafa dönünce, sorunlarımız olduğu açık. Takımın mevcut kadro yapısında “uzun beş” önemli bir hücum çeşitliliğini de beraberinde getiriyor. Oyun kurucunun yanında Hidayet Türkoğlu ve Emir Preldziç ile yarı saha hücumundaki yaratıcılık potansiyeli artıyor. Fakat sahada o potansiyeli hayata geçirmek için birkaç temelden yoksunuz. Örneğin saha içi yerleşimimiz kötü durumda. Bu rakip savunmaların yardım savunmasını daha rahat yapmasına sebep oluyor. Ayrıca oyun kurucu tercihimizdeki öncelik işin savunma kısmı olduğundan, topu taşıyan guard’ın yarı sahayı geçince direkt Hidayet’i bulmaya çalışması bize zaman kaybettiriyor. Bu iki faktör birleşince oyunu çok geç ve çoğu zaman çemberden çok uzak kurmak zorunda kalıyoruz. Sonuçta topu tutan oyuncu da bire bir zorlamak durumunda kalıyor. Avrupa basketbolunun üst düzey takımları içinde bire bir hücumlara bu kadar çok yer veren takım kalmadı. Kaldı ki Ömer Aşık, Kerem Gönlüm ve Semih Erden gibi devrilmesini bilen, Ersan İlyasova gibi perde sonrasında açılıp ceza şutunu kesebilen uzunlarımız var. Onları işin içine sokabilecek ikili oyunları deneyemedik. Üstüne üstlük Ender Arslan haricinde oyun kurucu pozisyonumuz Hidayet ve Emir’in üzerindeki bu yükü paylaşacak özelliklere sahip değil. Gruptaki direkt rakiplerimiz benzer problemleri Spanoulis-Zisis, Shved-Ponkrashov, Diener-Belinelli gibi formüllerle çözmüş durumda.

Tabii işleri sadece hücumdaki üretim sorununa bağlamak, resmin tamamını görmemize engel olabilir. Turnuvanın en iyi pota altı rotasyonlarından birine sahibiz, ancak Finlandiya gibi bir takıma 10 hücum ribaundu verip, bu kadar kısır skorlu bir maçta 10 ikinci şans sayısına sebep oluyoruz. Bu kadar fazla hücum ribaundu vermek, takımın temel hücum planını, “hızlı hücumları” da kısıtlıyor. Bu da ofansif anlamda Türkiye’yi daha tahmin edilebilir kılıyor.

Neyse, “yarın yeni bir gün” deyip Yunanistan maçına geçelim. Bu kez Murat abiden alıyorum mikrofonu. Andrea Trinchieri ilginç bir tercihle başlıyor maça. Vassilis Spanoulis oyun kurucu, yanında Mike Bramos var. Topa yön veren ikinci bir guard’la oynadığında daha verimli olan Spanoulis, şimdi yaratabilen tek isim. Bu Yunanistan’ın birkaç dakika sayı atamamasına sebep oluyor. Trinchieri hatasından vazgeçiyor ve Nikos Zisis’i oyuna alıyor. Yunanistan sonra bir kez daha arkasına bile bakmıyor… Farklı kazanıyorlar ama saha içinde bir sorun yaşanıyor. Kostas Papanikolaou kötü oynuyor ve üst üste hatalarının ardından kenara gelince sandalyesine vurup söyleniyor. Trinchieri önce görmezlikten geliyor, sonra yardımcısını gönderip Kostas’ı sakinleştiriyor. Birkaç dakika sonraki molada Papanikolaou’ya sarılıp hatalarını anlatıyor. Oyun koptuktan sonra, son yedi dakikada yeniden oyuna alıyor… Yıldız oyuncuyu idare etme dersi veriyor Trinchieri. Önce kafasına vurup, sonra havucu gösteriyor.

Yunanistan açısından rahat galibiyet oluyor. Gecenin esas maçına, İtalya-Rusya’ya geçmeden önce bir buçuk saatimiz var. Organizasyon tahmin ettiğimizden iyi çıktı. Basın mensupları için yemek servisi yaptılar, menüde spagetti ve tortellini vardı. Karnımızı doyurduktan sonra maça hazırlanırken İtalyan blog yazarı Emiliano Carchia yanımıza geliyor. Takım hakkında konuşuyoruz. Çok umutlu, özellikle Gigi Datome’nin kaptanlığa getirilmesinin takımı olumlu etkileyeceğinden bahsediyor. Trieste sınırına çok yakın olduğumuz için İtalyan taraftarı salonu doldurmuş durumda. 200 kadar Rus seyirci de tribünde, hatta bazen kontra yaparak seslerini duyuruyorlar ama nafile. Rusya, Slovenya deplasmanında İtalya ile oynuyor. Yine İhsan Bayülken ile mikrofondayız.

İtalya’nın temelleri belli. Marco Belinelli, Pietro Aradori ve Gigi Datome oksijensiz kalana kadar oynayacaklar. Travis Diener tempoyu kontrol edecek, ceza şutunu kesecek. Marco Cusin ve Alessandro Gentile de takıma enerji verip, oyunda tutacak. Ne yapabileceklerini de  ne istediklerini de iyi biliyorlar. Rusya’da aynı durum söz konusu değil. 26 farklı beşle oynadı Vasili Karasev ve hiçbirinden sonuç alamadı. Onları görünce “enseyi karartmamak lazım” diye düşünüyor insan. Rusya’yı yenebiliriz sanki…

Maç sonunda İtalyan televizyonunun yorumcusu Stefano Michelini ile Türkiye-İtalya maçını konuşuyoruz. Türkiye’nin savunmanın dengesini bozacak oyuncusunun olmadığını söylüyor. İtalya’nın yorgunluktan etkilenebileceğini, Türkiye’nin İtalya’ya karşı şansı olduğunu düşünüyor. O, bizim için bizden daha umutlu. İnşallah söyledikleri çıkar.

Gün sonunda kameramanımız Burak Mehmetefendioğlu görüntüleri merkeze gönderiyor ve salondan çıkışımız 23:30’u buluyor. Tahmin ettiğimiz gibi, tam 12 saat salonda kaldık. Dönüş için enerjimiz bitti, sahil yürüyüşü projemizi iptal ediyoruz. Hedef derin bir uyku. Akıllarda tek soru: İtalya maçı ne olacak?

* Bu yazı 5 Eylül 2013'te NTVSpor.net'te yayınlanmıştır.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Eurobasket Notları: İlk iki gün



Atatürk Havalimanı üzerinden Ljubjana’ya direkt uçuşla başladı Slovenya macerası. İlk gün genellikle teknik hazırlıklarla geçti. Canlı yayın yapmamızı sağlayacak 3G aletinin çalışması için iki farklı servis sağlayıcıdan toplam yedi internet paketi aldık. Ljubjana’nın en büyük alışveriş merkezi BTC City’yi gördük bu vesileyle. Kapalı tek bir alışveriş merkezi değil, bir alışveriş kasabası burası. İlginç bir tasarım olmuş. Şehrin tüm AVM’lerini bir yere toplamışlar. Yemekte Union Olimpija’nın Genel Menajeri Matevz Zupançiç ile birlikteydik. Bilindiği üzere Olimpija son yıllarda ciddi bir mali krizde. Son olarak transfer bütçesini iki milyon euro’dan bir milyon euro’ya düşürmüşler. Hatta Zupançiç bunu “Geçen yıl Avrupa’nın iki büyük kulübü bütçelerinde bir milyon euro’luk kesintiye gitti. CSKA Moskova 30’dan 29’a, biz de ikiden bire indirdik” şeklinde açıklamayı tercih ediyor. Kulübün durumunun daha iyiye gittiğini, özellikle borçları erittiklerini anlattı. Bu düşük bütçede neden NCAA’den yeni mezun çaylakları transfer etme yoluna gitmediklerini sordum. Çünkü (örneğin Karşıyaka’nın yıllardır yaptığı gibi) 80-100 bin dolar bütçeyle yetenekli çaylaklar transfer edilebilir ve bu oyunculardan verim alınabilir. Zupançiç “Adriyatik Ligi Yugoslav basketbolunun en saf halinin oynandığı lig. Amerikalı bir oyuncunun bu lige alışması diğerlerinden daha zor. Bir çaylağın Fransa’da ya da Belçika’da oynayıp Avrupa’ya geçiş yapması onun için de mantıklı olur. Buradaki taktik savaşına bir çaylak oyuncuyu atmak büyük risk ve bizim bu riski alacak paramız yok” şeklinde açıkladı. Hak vermemek elde değil.

Akşam Ljubjana’dan, otelimizin olduğu Portoroz’a gittik. Koper’de mücadele edecek tüm takımlar Portoroz’da kalıyor. Tam uyumak üzereyken Ömer Onan’ın basına kapalı gerçekleştirilen akşam idmanında sakatlandığı haberini aldık. Yerine Birkan Batuk davet edildi. İlk gün, ilk şanssızlık. Haftalardır “bu artık benim son Milli Takım turnuvam” diyen Ömer Onan’ın sakatlığı teknik açıdan takımı olumsuz etkilemesinin yanı sıra bu açıdan bakınca kendisi için de bir hayli üzücü oldu. Milli Takım’a bu şekilde mi veda edecek, yoksa bir turnuva daha oynayacak mı, bunu zaman gösterecek. Birkan tercihi koç Tanjeviç’in Sinan Güler’i ilk beşteki oyun kurucumuz olarak gördüğünün bir başka duyurusu gibi.

Slovenya’daki ikinci günümüze sabah idmanıyla başladık. Bonifika Arena beş bin kişilik ama boğucu atmosfer yaratmak için bire bir. Küçük şehirlere salonlar yapılırken buna benzer yapıların örnek alınması en büyük dileğim. Taraftar sahanın içinde ve direkt olarak oyuna etki etme şansları var. Slovenler çok yardımcı ama organizasyon sorunu yaşadıkları açık. Örneğin gazetecilere verilen bir “Event Guide” var. Bizim akreditasyon kartında “medya” yerine “resmi yayıncı” yazdığı için bize o kitapçıktan veremediklerini söylediler. Satın almak istediğimizde de henüz bunun için bir kasanın oluşturulmadığını ve satamayacaklarını ifade ettiler. Neyse ki bir Türk gönüllü, Yasin, orada insiyatif kullanıp bu kitabı bize verdi. Akreditasyon merkezine gitmek için salonun etrafından yürümek zorunda kalmamız, basın otoparkının hâlâ inşaat halinde olması ve çakıl taşlarından oluşması turnuvanın başlamasına bir gün kala hazırlıkların bitmediğini gösteriyordu. Neyse, olur o kadar. Neticede benzer durumları görmedik değil.

Milli Takım hafif bir şut idmanı yaptı. Antrenman eğlenceliydi, keyifler yerinde genel olarak. Ömer Onan Slovenya’da takımla kalma kararı vermiş. İnsani açıdan düşününce 49 gündür kampta olan birisinin, tedavisini İstanbul’da olup, maçları eşi ve çocuklarıyla izlemeyi tercih etmesi normal geliyor. Onan’ın bu yaptığı güzel bir fedakârlık bence. Spor Servisi programı için Ömer Onan ve Milli Takım doktoru Tahsin Beyzadeoğlu ile idman esnasında özel bir röportaj gerçekleştirdik.

Portoroz ile Koper arası yaklaşık 20 dakika. İdman sonrası otele döndük ve Bogdan Tanjeviç röportajı için hazırlıkları tamamladık. Burası Bodrum’u hatırlatıyor. Otellerin birçoğunda casino olması, sokakta limuzinlerle karşılaşma ihtimalinizi artırıyor. En büyük fark bu.

14/16 programı için Bogdan Tanjeviç ile özel bir röportaj gerçekleştirdik. Sinan Güler’i oyun kurucu oynatmasının nedeni olarak “Topa iyi baskı yaptığını ve atletizmini” gösterdi. Oyun kurma görevini de daha çok Hidayet Türkoğlu ve Emir Preldziç’e vereceğinin altını çizdi. Hücumu forvet pozisyonundan yaratacağız. Sinan’dan temel beklenti iyi savunma yapması, topu çabuk bir şekilde rakip yarı sahaya taşıması ve ceza şutlarında yüksek isabet yakalaması.

Tanjeviç ayrıca yıllardır söylediği “Turnuvaların kadrolarında 14 kişiye izin verilmeli” isteğini de bir kez daha savundu. “Ömer Onan bir gün sonra sakatlansaydı 11 kişi kalacaktık” argümanı yeteri kadar sağlam. Koç Yunanistan, İspanya ve Fransa’nın hemen arkasında Litvanya ve Türkiye’yi madalya adayları olarak görüyor. Slovenya’nın da ev sahibi avantajıyla iyi iş yapabileceğini söylüyor.

Tanjeviç röportajı bittikten sonra yeniden salonun yolunu tuttuk. Hedefimiz daha önce basına kapalı olduğu açıklanan Finlandiya idmanına bir şekilde sızmak. Finlandiya’nın basın sorumlusu içeri girmemize kesinlikle izin vermiyor. Kurallar gereği idmanın 10 dakikasını basına açmak zorunda olduklarını hatırlatıyorum, o zaman yumuşuyor ve idmanın son 10 dakikasını basına açıyor. Bundan faydalanan Finlandiya basını da (Evet, Finlandiya basını. Şaşırtıcı ama neredeyse Türkiye’den gelen basın mensuplarından daha fazla Finlandiyalı gazeteci var burada.) bundan faydalanıp içeri giriyor. Koç Dettmann’ın kimseye konuşmayacağı açıklanıyor önce. Biz konuşmak istediğimizi yineliyoruz ama sonuç yok. Tam hocanın yanına giderken, basın sorumlusu sonunda kameramanımız Burak Mehmetefendioğlu’na gidip antrenörün sadece bizimle konuşacağını söylüyor. Ben yayın kıyafetlerimle olduğum için diğerlerine oranla daha resmiyim. Dettmann kıyafetimi övüyor ve Finlandiya’dan gelen gazetecilere oranla işime daha çok saygı duyduğumu, bu yüzden bizimle röportaj yaptığını söylüyor. Anladığım kadarıyla Dettmann’ın yerel basınla başka sorunları var ve onlara laf atmak için bahane arıyor. Röportajda Tanjeviç’e ve Milli Takım’a çok saygı duyduğunu söylüyor Dettmann. “Maçın favorisi Türkiye, bizim yapabileceğimiz şeyler sınırlı.” diyor. Favori gösterilmemeyi sevip sevmediğini soruyorum, o da “sevsem de sevmesem de favori olamayız ki” diyerek durumu açıklıyor.

Röportaj esnasında Birkan Batuk geliyor. Slovenya’ya iniş yapmış ve şampiyonanın resmi fotoğraf çekimi için stüdyoya gitmek zorunda. Stüdyoya gitmek için de salona girmek durumundasınız. İdman devam ederken bir Türk oyuncunun içeri girmesi Finlandiya heyetinde bir rahatsızlık yaratıyor ve Birkan’ı salonun içinden geçiren görevliler uyarılıyor. Birkan çıkana kadar da idman durduruluyor.

Finlandiya idmanından çıkarken Yunan gazetecilerle karşılaşıyoruz. Sohbet ederken Fotis Katsikaris karşımıza çıkıyor. O da Yunan televizyonuna yorumculuk yapmak için gelmiş. Koç Katsikaris çok sıcakkanlı, röportaj teklifimizi kabul ediyor. Rusya Milli Takımı’nı neden bıraktığını sorunca “Çok konuşmak istemiyorum. Bazı prensiplerim var ve onların çiğnenmesine izin veremezdim. Bu yüzden tek çözüm istifa etmekti.” diyerek cevaplıyor. Turnuvadaki en büyük şampiyonluk adayının Fransa olduğunu söylüyor Katsikaris. Yunanistan ve İspanya’yı da es geçmiyor ama Fransa’nın çok aç olduğunu ve kazanmak için her şeyi yapacağını vurguluyor.

Röportaj sonrasında Katsikaris’le sohbetimiz devam ediyor. Konu genç oyunculardan açılınca Kenan Sipahi’den bahsediyor. Gençler şampiyonasını yakından takip etmiş. Kenan’ın özgüvenine hayran kaldığını, çok iyi bir lider olduğunu söylüyor. Zeljko Obradoviç’in onun için büyük şans olduğunun altını çiziyor. Fiziksel eksikliklerini kapattığında çok daha iyi olacağını belirtiyor.

Koper’de işimiz bittikten sonra Portoroz’a dönüyoruz. Güzel bir Meksika restoranı bulup yemek yiyoruz. Ekibin geri kalanı İhsan Bayülken, Roksan Kunter ve Murat Kosova, kaptanımız Erkan Arseven ile birlikte bugün geldi. İhsan Bayülken ile NTV’nin gece bültenine bir bağlantı yapıyoruz. Sonrasında gün bitiyor zaten. Yorucu günün ardından maçlar için dinlenme zamanı. İlk rakip Finlandiya…

* Bu yazı 4 Eylül 2013 tarihinde NTVSpor.net'te yayınlanmıştır.

19 Ocak 2012 Perşembe

17 mi olmuş, haberim yok?


Maç sonu röportajı yapmak pek kolay iş değil. Hele ki maçın kahramanı bir Türk oyuncu değilse, o gürültüde dediğini anlamak, çeviri yapmak çok zor. Ancak Duşko Savanoviç tam bir muhabir dostu. Anadolu Efes-Galatasaray Medical Park maçı sonrasında bu görev bana düştü. Gecenin kahramanı Duşko Savanoviç'le konuşurken 17 ribaund aldığını söylediğimde inanamadı. Eğlenceli röportajlar oldu, özellikle Efes hakkında çok ipuçları var. NTVSPOR.net'ten izleyebilirsiniz. Linkler şöyle:

Ufuk Sarıca
Tarence Kinsey
Duşko Savanoviç
Sasha Vujaçiç

16 Ocak 2012 Pazartesi

Transfer ve telaffuz


İlgilenenler için transfer gündeminden telaffuz bilgileri:

Anadolu Efes’in yeni transferi Zabian Dowdell: (ZAY-bee-in dow-DELL) “Zeybiyın Davdel
Galatasaray’ın transfer gündemindeki Xherdan Shaqiri: (Džerdan Šaćiri) “Cerdan Şaçîri

Baştan anlaşalım da, sonra sorun olmasın.

13 Ocak 2012 Cuma

Ayna dinleyen Clippers taraftarı?


Son günlerde "NBA maçında Ayna şarkısı çalınmış, ne mutlu" tarzında nidaları sosyal medyada görmek mümkün. Evet, Los Angeles Clippers'ın Ersan İlyasova'nın takımı Milwaukee Bucks'ı ağırladığı maçta Türk şarkıları çalındı ve Ayna'nın Ceylan şarkısıyla yapılan dans da bunlardan biriydi. Ortada dolaşan, haberlere konu olan video gerçek.

Bu kadar sıkışık bir fikstür varken, Oakland yöresindeki insanların Milwaukee maçına ilgi göstermeyeceğini hesaplayan Warriors yönetimi akıllı bir hamleyle California'daki Türkleri hedeflemiş ve Ersan İlyasova'yı görmek için bilet alabilecek Türklerin sayısını artırabilmek için "Türk gecesi" düzenlemiş. Hatta ev sahibi Blake Griffin Türk Gecesi'nde bizim Ersan'a pek de misafirperver davranmamıştı.

Ancak bu yeni ve Türklere has bir uygulama değil. NBA'de bu bir pazarlama taktiği olarak sık sık kullanılır. Hatta güzel de bir makale var bununla ilgili. Birkaç örneğini vermek gerekirse Filipin gecesiİran gecesiAsya gecesi ve Polonya gecesi gibi özel programlar vardır. O yüzden bunu doğru değerlendirmek gerek. Mevzuyla ilgili en güzel sözü Kaan abi söylemişti. Yazıyı internette bulamadım ama kitapta vardı: "NBA cebinizdeki son kuruşun peşinde!"

10 Ocak 2012 Salı

Kim bu Adam Morrison?


Adam Morrison, NCAA kariyerinde bir fenomene dönüşmüştü. Nasıl dönüşmesin ki? Son yılında 28.1 sayı ortalaması tutturarak NCAA sayı kralı olmuş ve JJ Redick ile birlikte yılın oyuncusu seçilmişti. Beyaz, uzun boylu, uzun saçlı, bıyıklı, olağanüstü bir skorer ve iyi de bir şutör olunca, Adam Morrison’ı Larry Bird ile aynı cümlede kullanmaya başladı tüm Amerika. Yanlış bir benzetmeydi ve beklentileri çok yukarı çekti. NBA’deki kariyeri iki kelimeyle özetlenebilir: hayal kırıklığı.

Kült bir NCAA figürüyken, bir NBA fiyaskosu haline gelmek kolayca kaldırılabilecek durum değil. O, şimdi bunun altından kalkmaya çalışıyor.

2006 Draftı’nda üçüncü sıradan seçilmenin getirdiği baskıyı ilk sezonunda kaldırmakta zorlanan Morrison, kariyerinin ikinci sezonu başlarken ön çapraz bağ sakatlığı yaşadı ve bir yılı tedaviyle geçirdi. Michael Jordan’ın seçimi olarak Charlotte Bobcats’e gitmesi Jordan’ın daha önceki yöneticilik fiyaskolarından “Kwame Brown” ile kıyaslanmasına sebep oldu. Sanki işler yeterince kötüye gitmiyormuş gibi, bir de hiç anlaşamadığı Larry Brown ile çalışmak zorunda kaldı. Aralarındaki iletişim felaketti. Derken üçüncü yılının ortasında Los Angeles Lakers’ta oynama şansı elde etti. Takasın baş aktörlerinden biri değildi, ancak Lakers hâlâ onun skor yeteneğinin takıma katkı sağlayabileceğini düşünerek, düşük riskli bir transfer yaptı. İki yıl üst üste şampiyon olan kadrodaydı. Ancak 2010 playoff’unda iki maçta toplam 13 dakika oynaması, kadronun ne kadar önemsiz bir parçası olduğunun bir göstergesiydi. Çaylak kontratı bittiğinde Adam Morrison kendine bir yol çizmek zorundaydı. Kısa bir süre Wizards denemesi oldu, ancak kulüp onu serbest bıraktı.

Lokavtın ilan edilmesiyle birlikte, Morrison şansını Avrupa’da denemek istedi. Kızılyıldız’da Svetislav Peşiç gibi usta bir antrenörle çalışma fırsatı buldu. Adriyatik Ligi’nde daha ilk maçında Hemofarm’a karşı 23 sayı atarak nasıl bir skorer olduğunu gösterdi. Sadece üç sayı atabildiği ve hayal kırıklığıyla geçen Buducnost maçı sonrası Euroleague takımı Union Olimpija’ya karşı 30 sayıyla patladı. Kusursuz orta mesafe şutları, perdeden çıkıp çembere gitmesi, geriye çekilerek attığı basketler, daha önce pek göstermediği dripling yeteneğiyle Adam Morrison geri dönmüştü. Sekiz maç sonra lokavt bitti ve bir kez daha NBA’de şansını denemek istedi. Hâlâ kolej günlerinin hatrına, takımlar ona şans verdiler. Ancak pozisyonunda NBA’de çok daha güçlü ve atletik savunmacılar yer aldığından, çok da verimli olamadı. Yaş 27 olunca, potansiyelden başka şeyler göstermek zorundasınız. İşte JJ Redick... Üç sayı uzmanı ve daha iyi bir savunmacı haline gelmeseydi, NBA’de kendine yer bulması zordu. Morrison çok büyük bir skorer, ancak keskin nişancı olmadığı için NBA’de uzun bir kariyere sahip olamadı.

Bu noktada Beşiktaş devreye girdi. Ergin Ataman, Marcelus Kemp’in sakatlığı sonrasında skorer arıyordu. Morrison’ı transfer etmek, sadece bu açıdan bile harika bir hamle.

Adam Morrison’ın kazanma hırsı en üst düzeyde. Bazen delilik seviyesini aşacak kadar sinirlenebiliyor, ancak bunu diyabet hastalığına da bağlayabiliriz. Bazen maç sırasında molada kendisine insülin iğnesi yapmak zorunda kalabiliyor. Ancak bu basketbolunu etkilemiyor. Eli ısındığında her takıma karşı 30-40 sayı atabilecek potansiyele sahip. Taraftarla arasında kısa sürede büyük bağ kuruyor ve Beşiktaş taraftarının ona aşık olacağından eminim. Sahaya çıktığı anda mücadelesi %99 olmaz. Savunması iyi değildir, ancak çabalar.

Her ne olursa olsun, Morrison bir kolej efsanesi. Suyun diğer yakasındaki basketbolu kıyısından köşesinden takip eden herkesin izlemek isteyeceği birisi. Eğer kimya tutar ve kendine uygun ortamı bulursa, kısa sürede özel seyircisi olacaktır.